12/5/2008 · Kategori: Islam ve Tasavvuf

Son Nefeste İman, İstikamet - Keramet Hassaslığı

Bir seneden daha fazla bir zamandı. Kasım başlarıydı sanırım. Çiçekçi İbrahim Efendi, vefat edeceği hastalığın üstesinden gelmeye çalışıyordu. Gönlü "lâ taknetü mir-rahmeti'llah" Allah'tan ümidinizi kesmeyiniz ilâhî hitabının sırrına ayna olmuş, bizlere hep sevimli yüzüyle ümit saçıyordu. Kendisi, o sırada muhterem Adnan Bey'in hanelerinde, ikamet ve istirahat ediyordu. Fakiri, lâyık olmadığımız halde severdi. Tabii biz de onu... Ziyaretine vardık, elini öptük, hal-hâtır soruşturması derken, her zaman ki âdeti üzere "hadi bakalım Kur'ân'dan bir sayfa açalım, bize Allah'ın sözlerini anlat" sözleriyle sohbeti başlatmış oldu. Bazan o, bazan biz, tevafukla açılan sayfada Bedir Ashabı'nın, savaş çilesinden kazandığı iman gücünü (ve li-yumahhısallâhü'llezine âmenû..) konuşa konuşa sohbeti sürdürdük. Sonunda "Ve'l-asri" okundu, sohbet noktalandı. Biraz tefekkür ve murakabe sessizliğinden sonra, fakire, "Hocam balkona çıkalım, size bir şey göstereceğim, ardından da üstadım Sami Efendiyle aramızda vuku bulan bir hatıramı yâdedeceğim" dedi. Balkona çıktık, tevâfuk o ya, hava güneşliydi. Hemen sandalyelere oturduk. Biraz soluklandı.


Çok geçmeden çay servisi yapıldı. Şekerler atıldı, çaylar karıştırıldı. Çaylarımızı yudumlamaya başlarken, parmağıyla, çok aşağılarda Ulus'tan gelen yolun sağ tarafında kavaklık küçük bir yeri işaret ederek, "Bak hocam, bak; görüyormusunuz şurayı. Kaç gündür orası dikkatimi çekiyor. Manen, oradan kara kara dumanların çıktığını görüyorum. Orası galiba gayr-i müslim mezarlığı" dedi. Dikkatle baktık, ama gösterdiği yerin mezarlığa benzer bir yanı yoktu. Kendisi, o bölgenin mâhiyetini, civarda sordurtmuş, ve orada eskiden gerçekten bir gayri müslim kabristanı olduğunu öğrenmişti. "Çiçekçi Baba" dedim, o siyah bulutların gayr-i müslimlerin ruhları olduğunu nasıl anladınız?" O da "Bak hocam size anlatayım nasıl anladığımı" karşılığını vererek, bir süre dur-gunlaştı. Ufuklara doğru sâbitlenen gözlerinde nemler gözüktü. Belli ki, sadık dostu ve muhterem efendisi Sami Efendi'yi düşünüyordu.



Çok geçmeden konuşmasını sürdürdü: "Hocam sülukumun bir döneminde, tayy-ı zamana ve tayy-ı mekan olayı yaşadım. Bedenimin maddiliği gitmiş, göklerde Kabe'ye doğru yolculuk yapıyordum. Çok zevkli bir şeydi bu! Yolda, bazan beyaz, bazan da siyah bulutlarla karşılaşıyordum. İçlerine dalıp dalıp gittim. Ama bu maneviyat âleminde siyah bulutlar neyin nesiydi, iyice merakımı çekmişti. Ertesi gün baktım, bir telefon geldi, 'Hadi Çiçekçi, Sami Efendi seni acele istiyor, hemen devlethaneye gel!' dediler. Apar topar atladık arabaya gittik, devlethaneye!..


Hemen huzura alındık. Baktım Efendimin yüzü oldukça endişeli... Bir iş var yine galiba dedim, vardım, saygıyla nur saçan ellerinden öptüm. Yer gösterdi, oturdum. Hemen sadede gelerek "İbrahim Efendi Evladım! Bizim yolumuzda, keramet değil, istikâmet esastır. Kur'an-ı Kerim'de Allah, Hud Suresinde (Festekım kemâ umirte..) buyuruyor. Yani, emirolunduğumuz gibi dosdoğru olacağız. Kerametler, kulu gurura sevkeder, yolda alıkor. Siz, kerameti değil istikameti tercih ediniz. Dün gece yaşadığınız olaydan haberimiz var. Öyle şeylere sakın rağbet etmeyiniz. Ve o hâl sizden, sizin üzerinizden alındı, bir daha olmayacak" dedi. Sevgili Efendim bana, olmayacak, deyince, ben olacak der miydim? Evet Efendim, diyerek kendisine can ü gönülden arz-ı inkıyâd eyledim. Ancak istifsar için, "Efendim, yolculukta önüme çıkan, o siyah bulutlar neyin nesiydi", diye sorduğumda, "Evladım onlar, kâfirlerin ruhlarıydı, beyaz bulutlar da mü'minlerin" cevabını verdi. Çiçekçi Baba konuşmasının bu yerinde "İşte hocam, o yolculukta gördüğüm siyah bulutların, aynısı, aşağıda aynen zuhur ediyor. Ondan anladım" dedi.


Rahmetli Sami Efendimiz Hazretleri (k.s.) Anadolu'dan bu tür keramet yönünde olaylarla karşılaşıp gelen her talebesine, "Kerameti gizlemek en büyük keramettir" veya "İstikamette olmak, kerametin en büyüğüdür" der ve bu tür halleri, onların üzerlerinden alırdı.


Yine bir defasında kendisini ziyarete gelen biri, "Acaba ne keramet zuhur edecek Sami Efendi'den (k.s.)" diyerek, o yönde bir beklenti içinde sohbeti dinlemiş, ancak hiç bir keramet bulamamıştı. Sohbet bittiğinde Sami Efendi'nin (k.s.) şu yöndeki bir sözü ile ziyaretçinin yüzü kıpkırmızı olmuş, hayli utanmıştı: "Bir sâlikin keramet peşinde koşması, onun derecesinin düşük olduğunu, hatta yolda kaldığını gösterir. Aslolan istikameti taleb etmektir. Peygamber Efendimizin (s.a.) ümmetinin en büyüğü Hz. Ebû Bekir'di (r.a.). Bu büyük zattan hiç keramet zuhur ettiğini duydunuz mu?"


Sami Efendi Hazretlerinin (k.s.) üstadı da, tam bir asır önce, benzeri bir konuda, buna yakın bir cevap verir ve karşısındaki bir Hadis müderrisini tam kalbinden etkileyerek ayağının yere basmasını sağlar. Süleymâni-ye Medresesi'nden emekli Hadis müderrisi Salih Efendi, ömrünün son demlerinde tasavvuftan da nasib almak ister. Allah'ın kaderde tayin ettiği mürşidini aramaya koyulur. İstanbul'daki tüm sûfi simalarla görüşür, sonunda Kelâmî Dergâhı post-nişîni Muhammed Esâd Er-bilî Hazterlerinde (k.s.) karar kılar. Yanına varıp elini öper ve ona "Araştırdım ve gördüm ki devrimizin en büyük, kutbu, en büyük gavsi sizsiniz" der. Şeyh Es'ad Erbîlî (k.s) ona: "Hocaefendi, bize kutubluk verilirken yanımızda değildiniz. Dolayısıyla bilmiyorsunuz. Biz, aslında kutub falan değiliz. Sizin hüsn-i zannınıza göre şeyhiz ve kutubuz" cevabını vererek, müderrise şu soruyu yöneltir: "Hocaefendi! söyleyin bu ümmetin en büyüğü kim, Peygamber Efendimiz (s.a.)'den sonra?" Cevap hemen gelir: "Hz. Ebû Bekir (r.a.)!"


"Peki hocaefendi" der Esad Erbîlî Hazretleri (k.s.); "Hz. Ebû Bekir'e (r.a.) son nefeste imanla ölme garantisi, hayatta iken verildi mi?"


Cevap yine hemen gelir: "Hayır, zira Peygamberlerin dışında hiç bir ferde, son nefesde imanla ölme garantisi verilmemiştir."


Ve Es'ad Efendi Hazretleri (k.s.) son cümlesini söyler "Bu ümmetin en büyüğüne bile imanla ölme garantisi verilmemiş iken, bu âcizin son nefeste durumu ne ola ki? Bizim sonumuz ne olacak? Yıllardır bu havf ile yaşıyoruz. Acaba imanla ölebilecek miyiz? Nerde kaldı şeyhlik, nerde kaldı kutubluk, son nefesde iman, son nefesde iman"


Ve Şeyh Es'ad Efendi Hazretleri ağlar, müderris ağlar, yazan ağlar, okuyan ağlar, Allah (c.c.) onların hürmetine, bizlere son nefesde iman nasib eylesin!


Allah (c.c.) bizleri şefaatlerinden mahrum etmesin efendim! Amin bi hürmetil Seyyidil'l-mürselîn




Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

12/5/2008 · Kategori: Roportaj

ŞEFİK CAN İLE YAPILMIŞ BİR RÖPORTAJ

ŞEFİK CAN İLE YAPILMIŞ BİR RÖPORTAJ
"Mevlana’da aradığımı buldum. Onun için hayatımı ona hasrettim."

- Bize biraz hayatınızdan, kitaplarla olan ilişkinizden bahseder misiniz?

- Efendim, ben sadece Mevlâna âşıkı bir kişiyim. Mevlanayı çocukluğumdan beri seviyorum. Mesleğim edebiyat hocalığıdır. Her Edebiyat hocası gibi ben de bütün dünya klasikleri ile meşgul oldum. Kendi kendime, Fransızca ve İngilizce öğrendim. Babam daha çocuk yaşta bana Farsça ve Arapça öğretti. Sadi'lerin, Hafızların, Mevlânâ'nın bazı beyitlerini ezberletti. Onlar benim Edebiyat zevkimi artırdı. Harb Okulunu bitirdikten sonra subay olarak kıtalara gittim, yine kitapları aradım, araştırdım. Tahirü'l Mevlevî benim hocam oldu. Bir gün ona Kayseri'den bir papaz geldi. Terzibaşiyan adında bir papaz. Kendisi Fuzûli'ye gönül vermiş bir adam. Vatikan'da okumuş Latince, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Arapça, Türkçe, Farsça biliyor. Fuzûli hakkında bir eser yazıyormuş. Tahirü'l Mevlevi'ye geldi. Bazı metinler okudu. Hoca da ona anlamadığı yerleri izah etti. Şaşırdım, bir Ermeni papazı Fuzûli'yi etüd ediyor. Aradan seneler geçti. Bayezıt'ta üniversitenin karşısında bir ermeni kitapçı vardı. Nişan Efendi diye. Ona gittim. O bana klasik kitaplar, Fransızca kitaplar getirirdi. Nişan Efendi böyle bir kitap duydum, dedim. Terzibaşiyan adlı Ermeni papazı Fuzûli hakkında bir eser yazmış. O eser çıktı mı. Evet çok evvel çıktı, dedi. Ne olur, o kitap varsa bana bir göster, merak ediyorum. Ermenice bilmiyorum ama kitabı bir göreyim, dedim. Merdiveni koydu. Şöyle genişçe boyutta bir kitap indirdi. Açtım kitabı. Ermenice yazılar arasından Fuzûli'den Farsça metinler; Osmanlıca, Arapça, İngilizce metinler. Mesela İngiliz şairi Milton'un “Kaybolmuş Cennet'ten parçalar vardı. Bunu üniversite Profesörleri görmezlikten geliyorlar. 5 cilt yazmış adam. Nişan Efendi, şunun başlangıcından biraz oku dedim. Onun müşterisi olduğum için beni kırmadı. Açtı kitabı. Diyor ki Terzibaşiyan: “Allah'ım! Ben 30 senemi Fuzûli'ye harcadım. Dünyanın bütün ölmez eserlerini gözden geçirdim. Fuzûli'yi ruhuma en yakın, en uygun büyük bir şair olarak buldum. Hayatımı buna hasretim. Yarın bir gün senin huzuruna geldiğim zaman, Ey Terzibaşiyan! Sen dünyada neler yaptın diye sorduğun zaman diyeceğim ki! Allah'ım! Ben 30 senemi Fuzûli'ye verdim.” Fakirin bir iddiası yok. Ben ne Profesörüm, ne doçentim, hiçbir şeyim. Emekli öğretmenim, yaşlı bir adamım. Fakat bütün bu dünya şairleri arasında Mevlana'ya gönül verdim. Ve Mevlana'da aradığımı buldum. Onun için hayatımı ona hasrettim. Allah (c.c)'ın inayetiyle emekli olduktan sonra aşağı yukarı 40 senedir bu işle uğraşıyorum. Bunları iftihar için söylemiyorum. İnsanın kendinden bahsetmesi aşağılıktır. Fakat hakikat namına bunu söylüyorum ki, bu yaşta Allah (c.c) gönlüme koymuş bu aşkı.

- Efendim! Mesnevi ile olan dostluğunuz nasıl başladı? Mesneviye olan bağlılığınız kitaplara olan ilginizin bir sonucu mu?

- Efendim Kitapları seviyorum ben. Bütün dünya edebiyatında tanınmış eserler hangileridir. Kimlerindir. Daha harbokulunda okurken Telemak'ı okumuştum. Telemak'ta birçok şeyler geçiyor. Bende mitoloji merakı uyandı. İnsanlar gerçek Tanrıyı bulmadan evvel ne hayallere kapılmışlar, kendilerine göre her şeyin bir Tanrısı olduğuna inanmışlar. Olimpus'da Tanrılar oturuyor, insanları idare ediyorlar. O zaman dedim ki, bunun başlangıcı şairlerin babası sayılan Omirus'u okumam gerekir. O'nun İlyada'sını iki cilt halinde, Frans ve Kope Eski Yunanca'dan Fransızca'ya tercüme etmişti, onu okudum. Ondan sonra başta Yunan klasiklerini sonra Roma klasiklerini okudum. Hasan Ali Yücel merhum klasikler devrini açtı sonra. Türkçe klasik eserler çıkıyordu. Ben tuttum klasik Yunan mitolojisi diye bir kitap yazdım gençliğimde. Yani bundan 30 sene evvel. Bu kitapları okuduktan sonra her milletten tanınmış eserlere yöneldim. Bende büyük bir aşk uyandı kitaplara karşı. Bilhassa Rus Edebiyatını çok sevdim. Asıllarından okuyayım diye Rusça öğrendim. Bütün bu dünya klasiklerini dolaştıktan sonra Hz. Mevlana'ya geldim. Hz. Mevlana'nın Mesnevisinde tasavvufi konuların gayet açık bir şekilde anlatılması, bazı hikâyelerle bunların pekiştirilmesi benim nazar-ı dikkatimi celbetti. Fakat en önemli nokta eski Yunan eserlerinde biraz sezilen insani duygu İslam eserlerinde fazlasıyla vardı. Batılıların daha şimdilerde söylediği insani ruhtan Müslümanlık asırlar önce bahsetmişti.

Bakın size çok ilginç bir mesele arzedeyim. Çok önceleri gazetelerde okudum. Cambridge üniversitesinde bir Tarih Profesörü İstanbul Üniversitesinde kölelik hakkında konferans verecekmiş. Merak ettim, gittim. Kölelere çok acırım. İlyada adlı kitapta anlatılıyor: Bir Anadolu şehri olan Truva zapt edildikten sonra şehirden insanların hepsini dışarı çıkarıyorlar. Ve şehri yağma ediyorlar. Sonra yakıyorlar. Yükte hafif bahâda ağır ne varsa alıyorlar. Ve ihtiyarları öldürüyorlar. Çocukları, kadınları, erkekleri, o ordunun arkasında alıp Yunanistan'a götürüyorlar. Erkekler köle, kadınlar cariye. Ne Aristosu acıyor bunlara ne Eflatunu. Hatta diyor ki bütün büyük eserler hep esirlerin eseridir, kölelerin eseridir. Sultan Ahmet Meydanındaki dikili taşa bakınız. Hiyeroglif yazılı. Kaç metre yükseklikte. Bizans devrinde Mısırdan getirilmiş. Bu bir kayanın içinden alınır. O esirler o sıcakta uğraşarak yaptılar. Tek bir taştır. Onu yapmak hünerdir. Bütün şaheserler, güzel eserler kölelerin, esirlerin eserleridir. Şimdi o Profesör, konferansta ne diyor. Herkes sustu. Yalnız Hz. Muhammed (s.a.v.) ilk defa: “Kölelerde insandır.” dedi. Ne Hz. İsa, ne Hz. Musa, ne Eflatun, ne Aristo, ne Konfüçyüs ne de Buda, hiçbirisi kölelerden bahsetmedi. Gayet tabi buluyorlardı. Pazara gidiyorsunuz, esir pazarında para veriyorsunuz, koyun alır gibi cariye alıyorsunuz. Kimse bir şey demiyor. Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) ilk defa: “Kölelerde insandır. Onlara kendi yiyeceklerinizden yedirin, kendi giyeceklerinizden giydirin.” buyurdu. Biz Peygamberimiz diye seviyoruz. Onlar insan olarak, en büyük insan olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'i seviyorlar. İşte Mevlanâ tam da Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yolunda.

Ben yaşadığım müddetçe, Kur'an'ın kuluyum kölesiyim. Ben Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ayağının bastığı yerin toprağıyım. Benim hakkımda başka şeyler söylerlerse ben bunlardan şikâyetçiyim. Benim aslım budur, diyor Mevlana.

Buralardan geldi benim Mevlanâ sevgim. Ve bilhassa Kuleli'de öğretmen sınıfını geçtiğim zaman Tahirü'l Mevlevî'nin talebesi oldum. Ondan çok yararlandım. 951'e kadar ondan ayrılmadım. 16 sene ona hizmet ettim. Taşraya gittiğim zaman da mektuplar yazdım. İstanbul'a gelince ziyaret ettim. Sonra daha başka Mevlevî büyükleriyle tanıştım. Yani benim Mevlana'ya olan sevgim ve Mesnevi'yle olan ilişkim hep onun insani bir ruhu ifade eden bakış açısından geldi.

Hoşça bak zatına kim zübdei âlemsin sen, diyor Şeyh Galip Mevlana'dan ilham alarak, Kendine iyi bak sen âlemin özüsün. Sen insansın. Bizim başımız havada. Hayvanlar gibi dört ayağımızla yürüyüp de yerdan gıdamızı almıyoruz. Kur'an: “Sizin gıdanız göklerdedir.” diyor. İşte bu şaheserler, güzel eserler, müzik, insâni duygular. Hepsi bizim manevi gıdamızı gösteriyor. Ve bununla da en çok Mevlana meşgul olmuş. Onun için Hz. Mevlana'yı sevdim.

- Efendim! Mesnevi tercümeniz okuyucu tarafından diğer tercümelere göre daha fazla tutuluyor. Tercümenizi farklı kılan nedir?

- Mevlana'nın Mesnevisini tercüme etmişler. Çok tercüme var. Fakat bendeniz o tercümelerin şerhlerine bakarak, anlaşılır bir vaziyette beytin içinde şerhler yaparak, tercüme yapmaya çalıştım. Çünkü Mevlana'yı şerh eden meşhur İsmail Ankaravi de öyle yapmıştır. Beyti açarsanız onun altında matomat tercüme bulamazsınız. Altı yedi satırla bir beyti tercüme eder. Açıklamalı tercüme. Ama esastan ayrılmamak şartıyla. Çünkü matomat tercümede fikirler; kafiye ve vezin endişesiyle sıkıştırılmıştır. Sonra anlaşılmayan beyitleri kitabın altına koydum. Kitabın sonuna koymadım, kitabın sonuna koyarsam okuyucu yorgun, sonra aramaz. Hemen sayfa altında açıklanması gereken yerleri şerhettim. Hikâyeler birbirine girmiştir. Onları ayrı ayrı topladım. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun. Aşağı yukarı 7-8 sene evvel çıktı Mesneviler. Şimdi kitapçıların bana söylediğine göre Mesnevî okumak isteyen Şefik Can'ın tercümesi var mı diye soruyormuş.

-Efendim tabi ki büyük velilerden istifade için onların eserlerini okuyoruz. Ancak siz bizler gibi sadece okuyup geçmiyorsuzun. Bu işe hayatınızı adamış durumdasınız. Acaba Mevlânâ ile mânevî bir bağınız oldu mu? Bu ilişki sadece okumakla kalmamıştır herhalde. Bir gönül bağınız oldu mu?

-Eğer gönül bağı olmasaydı benim içime o aşk düşmeseydi ben nasıl çalışırdım. Nasıl bu işleri yapabilirdim. Daima o benim içimde bir ışık gibi yanmada, bitkin, perişan zamanlarımda bana rehber olmaktadır. O kadar büyük bir feyzine mazhar oldum ki bana deseler, yarın öleceksin, fakat bugün konuşma gücüm olsa konuşurum. O'nu anlatıyorum, sevdiğimi anlatıyorum. Bu onun aşkıdır. Ben bugün 93 yaşındayım. Benim bu halde ayaklarım yürümüyor, kulağım duymuyor, gözüm gereği gibi görmüyor. Fakat içimde onun aşkı var. Ben yaşamak istiyorum. Yararlı olmak istiyorum. Bu, işte onun himmetidir. Allah'ın bir lütfudur. O Allah'ın lütfunu onun himmetiyle buldum ben. Yani kendimden bahsetmeye utanıyorum. Örnek olarak söylüyorum bunu. Aciz bir insanım. Bir hiçim burada. Hiç var. Ve bunu tevazu olarak söylemiyorum. Hiç. Ama bu hiçte onun emaneti var. Ölümsüzüz biz. Şurada benim kaç günüm kalmış. Sayılı günlerim. Neler gördüm geçirdim. Ve geçirmekteyim. Ama gene ayakta tutan sadece ve sadece onun sevgisi ve Allah'ın bir lütfu ihsanıdır. Her zaman dua ediyorum: Ya Rabbi! Eğer ben yararlı olacaksam bana mühlet ver. Eğer zararlı olacaksam al kurtulayım bu dünyadan bıktım usandım. Ölümü istemiyorum ama ölümden korkmuyorum. İnsana o duyguyu vermiş. “İnsan hayatı mezarın başına kadar sever”. Yaşamak ister.

-Efendim! Mevlevî büyüklerinin dışında feyiz aldığınız, birlikte olduduğunuz başka tarikatlardan, manevî büyükler var mı ?

-Şimdi aslında tarikatlar birdir. Ama hangi tarikatlar. Tarikat-ı Muhammediye, Muhammedî yolda olan tarikatlar. Tarikat demek İslâm'ın esasına inananlar demektir. Fakat tarikat erbabı yalnız kendi tarikatında bulunanların kurtulduğuna, ötekilerin yanlış bir yolda olduğuna inanmaktadırlar. Bu çok yanlıştır ve bölücülük yapar İslamiyet'te. Kadiri, Nakşi'yi beğenmiyor, Nakşî Mevlevî'yi hor görüyor, Mevlevî, Nakşi'ye bırak o yobazı diyor. Ve bir ayrılık oluyor. Şimdi fakiriniz taa gençliğinden beri hür düşünceye meyyalim. Mesela Abdullah Cevdet'in bir ictihad mecmuası çıkardı. Serbest düşünceli bir adam olabilir, okudum. Dini bir mecmua olan Sebilü'r-Reşad'ı okurdum. Ondan sonra din aleyhinde olduğu halde İctihad'ı da okurdum. Hangi mezhepte, hangi inançta olursa olsun inancına saygı gösterirdim herkesin. Bizim dinimiz bunu emrediyor. Parçalanmak yok. Şimdi Tarikat erbabı da böyle. Bunu tesbit için derim ki bir cami avlusunda bir şadırvan var. O şadırvan içinde de bir Muhammedî su var. Fakat olukların kimisinde Kadiri yazıyor, kimisinde Rufai yazıyor, kimisinde Mevlevî yazıyor, kimisinde Nakşi yazıyor, açan bu sudan içiyor yahut abdest alıyor ama su Muhammedî su. Madem ki sordunuz Fakiriniz de Mevlanâ'nın dışında çok yararlandığım bir veliden de bahsetmek isterim.

Hacı Sami Ramazanoğlu. Hacı Sami Ramazanoğlu'na çok yakın oldum. O'nun Afrika'dan gelen İngilizce mektuplarını Türkçeye tercüme ettim. Müridleri Pakistan'dan, Cenûbi Afrika'dan, ona ingilizce mektuplar yazarlardı. O zât da bana verirdi. Ben onları Türkçe'ye tercüme eder götürürdüm. O'nun damadı Ömer Kirazlıoğlu vardı; mühendis. O da benim çok yakın dostumdu. Yani gerçek bir veli idi Hacı Sami Efendi. Mesela bilet alacak, gişeye gidiyor parayı avucunda bozuk hazırlıyor, hemen veriyor, çünkü cebimden parayı çıkarayım vereyim, arkamda bekleyen var. O'nun hakkını yerim diyor. Bu kadar ince düşünen insan. Tertemiz bir hayatı vardı. Hicaz'da kaldı, orda vefat etti. Oraya defnedildi. Onun için tarikatlar arasında ayrılık yoktur. Ben Kırıkkale'de bulunduğum zaman da Hasan Dede'ye gittim, Alevî ayinlerinde bulundum, onların sazlarını dinledim. Pir Sultan Abdalın şiirlerini, Yunusun ilahilerini okudum. Onlar da kendi âleminde kalarak bir manevi haz alıyorlar.

 -Efendim Sami Ramazanoğlu Hazretleriyle hangi tarihlerde tanıştınız. Kendilerinden bize biraz bahseder misiniz?

- Efendim, bendeniz nerede, hangi tarikatta olursa olsun böyle tanınmış kişileri ziyaret ederdim. Benim bir dostum vardı. Sonra benim kayın pederim oldu Suphi Bey. Seni Hacı Sami Bey'e götüreyim dedi. Hacı Sami Efendi, Esad Efendi'nin halifesidir. Kubilay hadisesinde ,Menemen'de asacaklardı Esad Efendi'yi. Erenköy'deki köşkünden aldı götürdüler. O'na burada, seni tevkif edecekler, kaç diye, haber verdiler. Yook. Ben devletime, kanunlarına itaatsizlik yapamam, dedi. Menemene gitti oğlu Ali Efendiyle beraber. Çok yaşlıydı. Ali Efendiyi astılar. O hasta yatağında öldü. O'na götürdü beni. Sirkeci'de, bir Tüccarın katipliğini yapıyordu. Girdik içeriye. Efendim bu albay sizinle görüşmek istedi, getirdim, dedi. O zât benim üzerimde çok etki bıraktı. Bazı üzüntülerim vardı. Çocuklarımın annesinden ayrılmak üzere olduğum senelerdi. Çok perişandım. Onları keşfen gördü. Beni teselli etti. Heyecanlandım. Ağlamaya başladım. Bana Mevlânâ'dan şiirler okudu:

“Dünya nedir, dünya Allah'ta gafil olmaktır.” Yoksa zengin olmuşsun, kadınların var, çocukların var. Servetin var. Bu değil dünya. Dünya Allah'tan gafil olmak. Beni çok tesir altında bıraktı. Orada bir saat kadar sohbetini dinledim, içime bir ateşi düştü Hazretin. Nasıl göreceğim diye. Aşağıdaki patronu olan tüccar Alaaddin Bey isminde Kayserili birisi, haftaya gelsem dedim, yok Efendim dedi. Zaten Nakşi Şeyhlerinden olduğu için takipte. O zamanlar Halk partisinin takipli zamanları. Toplantıları takip ediyor. Ben size tâ aylar evvel izin aldım, gördünüz. Ama ben görmek istiyorum. Benim bueyecanlı görüşme arzumu, özlemimi görünce, O'nunla görüşmenin sana bir kolaylığını söyleyeyim dedi, sen, Cuma günleri bana telefon et, hangi camiye gittiğini öğrenirsem sana söylerim, sen o camiye gidip, bir camide görürsün onu. Ben artık Cuma günlerini iple çekiyorum. Cuma günü geliyor, Alaaddin Bey'e telefon ediyorum. Efendim Yeni Cami'ye gidecekler, diyor. Ben kalkıp Yeni Cami'ye gidiyorum. Arkasından Arpacı Camii'ne gidecek diyor. Başka gün Arpacı Camii'ne gidiyorum. Uzaktan görüyorum. O da beni görüyor. Tebessüm ediyor. Çok mütevazı biri. Ben de görünce babamı görmüş gibi seviniyorum.

Aradan zaman geçti. Evinde damadı Mühendis Ömer Kirazlıoğlu vasıtasıyla Efendi Hazretlerine hizmet etmek nasip oldu. Biraz önce arz ettiğim gibi, mektuplarını İngilizce'den Türkçe'ye tercüme ediyordum. O zaman haftada bir defa gidiyordum. Evinde görüyordum. Erenköyü'nde Kazım Karabekir caddesinde 5 numarada oturuyordu. O zaman çok yakınlık duyduk birbirimize. Sonra Kendisi Hacca gidecekti. Her sene gidiyor, bana da Hacca gitmen lazım dedi. Ben de O'nun emriyle kalktım hacca gittim. İlk haccım 1975 senesinde oldu. O'nun tavsiyesiyle gittim. Fakat Hacda Sami Efendi'nin hâli bana çok tesir etti. O'nun Şeyhi Esad Efendi çok uyanık bir insanmış. Diğer bazı Nakşiler Vahdet-i Vücûdu ayrı görürler. Hacı Sami Efendi birgün bana, sen hangi tarikattansın, tarikatın ne dedi. Ben evvelden beri Mevlevi'ye mensubum dedim. Mevlevi'lerin okudukları dua kitabı vardı. Onu çıkardım. Aldı-baktı sen buna devam et dedi, fakat şu vazifeyi de yap dedi. Bana bir vazife verdi, kısa bir vazife. O vazifeyi yaptıktan sonra bende namaza karşı bir şevk uyandı. O zamana kadar namazım alaca. Sabah namazı kılarım, subayım, bazen hiç kılmam. Bazen Cumadan Cuma'ya giderim. O Hazretten o vazifeyi alınca adeta namaza âşık oldum. Aç kalayım namaz kılayım.

-Efendim! Konya'ya giderken yaşadığınız bir olay var onu da nakledebilir misiniz?

-Efendim, beni Kuleli'den Konya'ya tayin ettiler. 964 senesi. Gittim Hacı Sami Efendi'ye Allah'a ısmarladık dedim, Konya'ya gidiyorum. Hangi kitapları götürüyorsun yanında okumak için, dedi. Efendim, dedim, Mesnevi'yi götürüyorum, Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin Sohbetlerini götürüyorum. İyi, iyi dedi. Bir de Kuşeyrî Risalesi al dedi bana. Peki Efendim dedim. Allah'a ısmarladık diyerek ayrıldım. Elini öptüm. Dua etti bana, ayrıldım. Harcırah işim uzadı. İki üç gün sonra gidecekken 15 gün sonraya kaldım. O zaman da bir dostun evindeydim. Çünkü kiralık evimi boşaltmıştım. Kanlıca'da bu dostun evinde oturuyordum muvakkat bir zaman için. Nasıl olsa yolcu olacağım, yatağımı hazırlamışım. Bir gün Kadıköy'e gideceğim bir işim var, dolmuşa bindim. İçime Hz. Sami'nin hayali düştü. Göreyim istiyorum. 15 gün evvel gittim, veda ettim artık. Ne göreceksin yahu. Sıraya girmiş bekleyenleri var. İçimde bir ateş, git Hacı Sami'yi gör diyor. Ben böyle tereddütler içindeyken Üsküdar'da dolmuştan indim. Kendimi vapurda buldum. Kadıköy'e gidecektim. Vapura bindim. Sirkeciye, köprüye gittik. Sirkeci de Hacı Sami Efendiye gidiyorum. Artık tereddüt kalmadı. Efendim harcırahım gecikti, onun için gidemedim, tekrar size Allah'a ısmarladık demeye, bir görmeye geldim, diyeceğim dedim. İçimden böyle karar verdim. Gittim dükkana kimse yoktu. Patron beni tanıdı. Albay rütbeli. Kapıyı çaldım, gel, dedi içeriden, seni bekliyordum, dedi. Burada, Konya'da Dişçi Mehmet Efendi'ye yazılmış bir mektup var. Sana ev bulsunlar dedi. Bakın keramete. Sana ev bulsunlar dedi. İşte bu bir keramet. Şaşırdım kaldım.

-Efendim! Bu kıymetli zamanlarınızı aldık, size ve yardımcınız Nur Hanıma çok teşekkür ediyoruz.

-Efendim, ben çok teşekkür ederim. Faydalı oluruz inşallah.

 
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

12/5/2008 · Kategori: Cuma Hutbeleri

VATAN SEVGİSİ VE MİLLİ ZAFERLERİMİZ

İL                     : HATAY

AY-YIL             : AĞUSTOS - 2007

TARİH              : 31.08.2007

 

VATAN SEVGİSİ VE MİLLİ  ZAFERLERİMİZ

 

Ali İmran 13

           

Değerli Müslümanlar!

İnsanlar  yaratılış itibari ile dağınık ve toplu şekilde yaşarlar. Toplu şekilde yaşadıkları yere vatan denir. Toplum halinde yaşayan insanlar hürriyet ve istiklalle vatanlarını korurlar. Vatandaşlarından hürriyetlerinden mahrum olan millete dünyada huzur ve rahat olamazlar.

 

Muhterem Müslümanlar!

Bu cennet vatan bize ecdat emanetidir. Bu emaneti severek koruyarak gerektiğinde canı feda ederek emanete sahip çıkmalıyız. Yüce Allah Kuranda şöyle buyurur: ’Allah yolunda savaşanlarla inkarcılar karşı karşıya geldiklerinde, inkarcılar karşılarındaki Müslümanları iki misli görürler.Allah dilediğini yardımı  ile destekler (1) Atalarımız her gittikleri yerlere İslamı anlatmışlar, oraları birer İslam abidesi haline getirmişlerdir.Vatanı olmayan milletlerin can mal namus nesil emniyetleri olmadığı gibi dini emirleri rahatlıkla yaşayamazlar onun için vatanını korumak sınırlarında nöbet tutmak  içerden ve dışardan gelen tehlikelere karşı koymayı nafile ibadet sevabı saymış,onunla canını vermeyi şehitlik mertebesi ile mükafatlandırmıştır.

 

Muhterem Müslümanlar!

Olmuş olan olaylar bazen insanın hafızasından silinmez. Ecdadımız İslamı seçtikten sonra tarihimiz milli zaferlerle dolmuştur. Üzerinde yaşadığımız şu güzelim  cennet vatanımız maddi ve manevi zorluklarla kurulmuştur bu vatanımızın her karış toprağında şehitler yatmaktadır.Milli şairimiz ne güzel ifade ediyor : Öyle meşbu-u, şahadet ki bu öksüz toprak. Fışkıran otları bir sıksa ondan kan çıkacak. (2) Ecdadımız vatanları uğruna canlarını ve mallarını feda etme anlayışı dinimizin vatanı sevmeye savunmaya verdiği önemi göstermektedir.

 

 

 

 

 

           

 

 

 

Muhterem   Müslümanlar!

Tarihimiz milli zaferlerle dolu olup altın harflerle yazılmıştır. İstanbul’u fetheden fatih ya İstanbul beni alır ya İstanbul’u ben alırım buyurmuşlar. Malazgirt zaferi ile Türklerin Anadolu’ya gelmesini sağlayan Alparslan şehit olursam bu beyaz elbisem kefenim olsun gazi olursam önümüzde hayırlı günler var buyurmuşlar. Malazgirt savaşından sonra yurdumuza haçlı savaşları başlamış Osmanlı Devletini çökmesi ile Mondros mütarekesi ve Sevr anlaşmasıyla topraklarımız taksim edilmişti. Ecdadımız bu taksimatı kabul etmeyerek yokluk içinde en zor şartlarda tarihe Türk İstiklal Savaşı diye geçen ve dünyaya Türkiye’nin Türk yurdu olduğunu kanıtlayan 30 Ağustos zaferidir.            1922 yılında Büyük Millet Meclisinde  M.Kemal Atatürk “Arkadaşlar tek başıma kalsam dahi Türk Bayrağını göğsüme sarıp şehit olacağıma huzurunuzda yemin ediyorum.!” Diyerek vatan sevgisi ve milli duygusunu ortaya koymuştur.

 

           Muhterem  Müslümanlar!

 

30 Ağustos zaferi ile Türk toprakları asla işgal edilmeyeceği halkı esir olmayacağını bayrağının inmeyeceğini ezanlarının susmayacağını bütün dünyaya haykırmıştır bu zaferler imanın,ilmin,azmin,cesaretin bir ürünüdür milli şairimiz kim bu cennet vatanı uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda (3) ifadesindeki şu güzelim cennet vatanımızı sevelim, koruyalım, kollayalım.

 

Şu kopan fırtına Türk  ordusudur ya rab,

Senin uğruna ölen bu ordudur ya rab

Ta ki yücelsin ezanlarla, müeyyed namın,

Galib et çünkü bu son ordudur İslam’ın.

 

 Göğsünde iman, elinde Kur’anla, vatan işgal edilmesin, bayrak inmesin, ezan susmasın diye canlarını feda ederek bize eşsiz bir vatan bırakan şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz  Ruhları şad olsun

 

____________________

1) Ali  İmran 13

2) Safahat

3) Safahat

 

       

                                   Rafet APA

                                   Aktaş İskan Camii İ.H.

                                                           KIRIKHAN                  

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

12/5/2008 · Kategori: Cuma Hutbeleri

İNSAN HAKLARINA SAYGI

İL                     : HATAY

AY-YIL             : AĞUSTOS - 2007

TARİH              : 17.08.2007

 

 

İNSAN HAKLARINA SAYGI

 

 

Değerli Müminler!

İnsan toplu yaşamak zorunda olan sosyal bir varlıktır. Bu itibarla sosyal ilişkileri düzenleyecek bir nizama ihtiyaç vardır. Toplum hayatını düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş olan kaidelerin bütününe hukuk denir. Hukukun insanlara tanıdığı menfaate ve salahiyete hak denir. Herkese tanınması gereken temel hak ve hürriyetler için deİnsan Hakları’’ tabiri kullanılmaktadır.

 İnsan hakları konusuna son derece önem veren dinimiz bu hakların çiğnenmesine hiçbir şekilde rıza göstermemekte, bu hakkın soy sop, renk, ırk, mal ve makam üstünlüğü iddiası ve benzeri gerekçelerle ihlal edilmesine müsaade etmemektedir.  Çünkü dinimize göre insanın iradesinde olmayan yaratılıştan gelen özellikler bir üstünlük sebebi olmadığı gibi insan haklarını ihlal etmeye gerekçe de olamaz.

 

Değerli Mü’minler!

Yüce dinimiz İslam’a göre korunması gereken beş mukaddes esas: can, mal, namus, din ve akıldır. (1)  Bu esasların emniyeti, insanın ve insanlığın emniyet ve selametidir. Korunması istenen bu beş esasa doğrudan veya dolaylı yapılan her saldırı insan haklarının ihlali ve kul hakkı olarak değerlendirilmektedir.

 Değerli Mü’minler!

En temel insan hakkı olan hayat hakkının dokunulmazlığı Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de  Kim bir mü’mini kasden öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır (2).  buyurulmak suretiyle teminat altına alınmıştır.

Yine gıybetin, dedikodunun, iftiranın, kötü lakap takmanın, insanlarla alay etmenin, kişinin ayıplarını araştırmanın yasaklanması (3) kişinin şahsiyet ve itibarının korunması açısından gözetilmesi gereken insan hakları kapsamında değerlendirilmiştir.

Ayrıca, hırsızlık, gasp, alışverişte aldatma vb. davranışların dinimizde yasaklanmış olması da bir diğer insan hakkı olan mal emniyetini temin içindir.

 

 

 

 

 

 

 

Değerli Mü’minler!

Hürriyet, varken kıymeti tam anlaşılamayan temel bir haktır. İnsan için hür olmak asıldır. Dinimiz başkalarının hak ve hürriyetlerine tecavüz etmemek kaydıyla insanlara din ve dünya işlerinde hür iradesiyle serbest hareket imkanı sağlamış, şahsi hürriyet İslam’da en geniş manasıyla tanınmıştır. Bir kimsenin hayat ve şahsiyetine saldırı zulüm olarak kabul edilmiştir.

            Bunlardan başka; düşünce ve söz hürriyeti, iş ve meslek hürriyeti, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı, can, mal, mesken ve özel hayatın dokunulmazlığı, evlenme hakkı, kadın hakları, sosyal güvenlik hakkı gibi akla gelebilecek pek çok konuda İslam’ın söyleyecek sözü ve kişilere tanımış olduğu hakkın  varlığı unutulmamalıdır.

        Hutbemi  Sevgili peygamberimiz(sav)’in ilk insan hakları beyannamesi sayılabilecek veda hutbesindeki şu ifadeleri ile bitiriyorum;

“Ey insanlar! Bu günümüz , nasıl mukaddes bir gün, bu ayımız nasıl mukaddes bir ay, bu şehrimiz nasıl mukaddes bir şehir ise, biliniz ki, canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da, ta Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar bu mukaddes gün, bu mukaddes ay bu mukaddes şehir gibi, yekdiğerinize karşı mukaddestir (4)

 

                                              Mehmet ARSLANER

                                                      Erzin Vaizi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

12/5/2008 · Kategori: Cuma Hutbeleri

İSLAMDA ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

İL                     : HATAY

AY-YIL             : AĞUSTOS - 2007

TARİH              : 03.08.2007

 

İSLAMDA ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى

Muhterem Mü’minler!

İslâm; madde ile mânâ, ruh ile beden, dünya ile ahiret arasında hassas dengeler koymuştur. Bu ölçülere uyarak çalışanlar, dünya ve ahiret saadetine ererler. Dinimiz, dünya ve ahiret mutluluğu için çalışmayı farz kılmıştır. Şu halde, Allah Teala’nın hoşnutluğunu kazanmak için çalışmalıyız. Çünkü insan, dünya ve ahirette kendi amelinin karşılığını görecektir. Nitekim bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de: “Doğrusu insanın eline geçecek olan, kendi çalışmasından başkası değildir”1 şeklinde ifade olunmuştur.

 

Muhterem Müslümanlar!

Kâinatı idare eden Cenâbı Allahtır. O her an bu kainata hayat veriyor, yaratmaya devam ediyor. “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O ise, her an yaratma halindedir”2 ayeti, bu gerçeğe işaret ediyor. Varlıklar; ibadet, rızık, affedilme ve benzeri konularda Allah’tan yardım isterler. Allah; diriltmek, öldürmek, değerli veya değersiz kılmak, zengin veya fakir yapmak, isteyene vermek ve benzeri işlerde; her an kainatta tasarruf etmektedir. Madem ki; yer çalışıyor, gök çalışıyor; öyleyse bizim de Allah’ın kulları olarak çalışmamız, hem de çok çalışmamız gerekmez mi? Yüce Rabbimiz Kur’an’da, bizim; hem dünya hem de ahiret için çalışmamızı emrediyor. Kasas Sûresi’nin 77’inci ayetinde: “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu ara. Ama dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et...” buyurulmaktadır.

 

Değerli Mü’minler!

Peygamberimizin şu hadisi şerifleri, bu konuyu çok güzel açıklamaktadır: “Sizin hayırlınız; ne dünyasını ahireti için, ne de ahiretini dünyası için terk edendir. Her ikisi için de çalışandır.”3  “Hiç kimse, elinin emeğinden daha hayırlı lokma yiyemez.”4  “İki gününü birbirine eşit geçiren aldanmıştır.”5  “Amellerin en üstünü, helal kazanç sağlamak için çalışmaktır.”6  “Rızkını araştıran, bunun için çalışan kimse; Allah yolunda cihat yapan gibidir.”7  “Başkalarına muhtaç olmamak, çoluk-çocuğunun mutluğu ve komşularına yardım niyeti ile çalışan ve helalinden para kazananlar, yüzleri ak olarak Allah’a ulaşacaklardır.”8  “Helalinden çalışarak, yorgun bir vaziyette yatağa giren insanın günahları affedilecektir.”9  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aziz Mü’minler!

Müslümanlık, hayat dinidir. Hareket ve çalışma dinidir. Zenginlik dinidir. İslam’ın beş temel esasından ikisi; Hac ve Zekat, çalışan ve zengin olanların yapabilecekleri ibadetlerdir.

Allah Teala; “Yeryüzüne dağılın. Allah’ın lütfundan rızkınızı arayın”10, “Zerre miktarı iyilik yapan, onu görecektir. Zerre miktarı kötülük yapan da, onu görecektir”11 buyurmaktadır. Hutbemi, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in duasıyla bitirmek istiyorum: “Allahım! Sıkıntı ve hüzünden, acizlik ve tembellikten, korkaklık ve pintilikten, insanların kahrından sana sığınırım.”12

 

                                                           DİYANET

 

________________________

1 Necm, 39.

2 Rahman, 29.

3 Cami’üs-Sağir, c.2, S.116.

4 Buhari, Büğû, 15.

5 Keşfu’l-Hafa, c.2, s.123,H.No:1406.

6 Feyzül Kadir, c.2, s.26, H.No:1238.

7 İhya, c.2, s.89.

8 H.B. Çantay, 40 Hadis, No:33.

9 Cami’üs-Sağir, c.2., s.287.

10 Cuma, 10.

11 Zilzal, 7-8.

12 Tac, c.5, s.113

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0)

11/5/2008 · Kategori: Hadis

ORYANTALİST JAMES ROBSON’UN SÜNNET VE HADİS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ

ORYANTALİST JAMES ROBSON’UN  SÜNNET VE HADİS KONUSUNDAKİ  GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ

Hazırlayan: Mustafa Dönmez (BURSA 1999)

Oryantalist James Robson’un Sünnet ve Hadis Konusundaki Görüşlerinin Tenkidi

İslami ilimlerle uğraşan her araştırıcının bildiği gibi, batıdaki islami araştırmaların tarihi XVII.yüzyıla kadar geri gitmektedir. Oryantalistlerin ilk dönemlerinde en belirgin özelliği, savunmacı ve polemikçi tutum ve gayretleri ön planda olmasıdır. Bu tutumun kaynağı Haçlı seferinde savaş propagandalarının var olmasıdır. [1]

İşte bu menfi propogandaların etkileri yüzündendirki, oryantalist bilim adamlarının peşin hükümlerden uzak olacak biçimde İslam ve müslümanlara bakmaları oldukça zor olmuştur. XIX.yüzyılın ortalarına doğru bazı oryantalistlerin tutumlarında az da olsa, olumlu bir değişmenin olduğu görülmektedir. Bilhassa İslami kaynakların bir kısmının kataloglarının hazırlanmasına, neşredilmesine ve batı dillerine tercümesine bu dönemde başlanmıştır. XX. asrın başlarından itibaren oryantalistliğin, İslami araştırmalarla alâkalı kısmı iyice dalbudak salmaya başlamış ve kısa bir süre içerisinde, klasik bir forma ulaşmıştır. Bu seviyeye gelinmesinde, Goldziher, Massignon, Gibb ve benzer oryantalistlerin, hizmetlerinin büyük olduğunun hatırlanmasında fayda vardır. Bu gün inceleme ve tenkid konusu edilen eserler, daha ziyade bu insanların ve onların yetiştirdiği kimselerin kaleme aldıkları yazılardır.

Bu tenkidli yazılardan biride, James Robson’un İslam Ansiklopedisinin 2. baskısında, sünnet ve hadisle ilgili maddede yazdığı makaledir.  J. Robson, diğer oryantalistlere nazaran daha mutedil ve insaflı görünmesine rağmen, sünnet ve hadis konusunda, kendisinden önce Goldziher ve J. Schacht gibi oryantalistlerin etkisi altında kaldığı bir gercektir. Biz onun bu konudaki görüş ve iddialarını ele alıp cevaplandırmağa çalışacağız.

Konunun daha derli ve toplu olarak sunulabilmesi için, dört ana başlığa ayırdık.

Bu başlıklar da sırasıyla şunlardır:

1- Sünnetin Kur’andan sonra ikinci kaynak oluşu,

2- İsnadın başlangıcı

3- Hadis kritiği

4- Bazı hadisler üzerine getirdiği şüpheler

Hemen şunu belirtelim ki Robson, tenkid ve iddialarını ifadelendirirken, ileride görüleceği gibi çok genel ve belirsiz bir uslup kullanmaktadır. Herhalde bu ifade tarzını, muhatabanı sünnet ve hadis konusunda daha kolayca kuşkuya düşürmek için seçmiş olsa gerek.

1- Sünnetin Kur’andan sonra ikinci kaynak oluşu

      Yazar, sünnet ve hadisin tanımını yaptıktan sonra, sünnetin İslam hukukunun ikinci kaynağı sayılışıyla ilgili çok ilginç bir iddia ortaya koyar ve şöyle der:  ‘Sünnetin, Kur’andan sonra ikinci bir teşri’ kaynağı olarak kabul edilmesi fikri, belli bir sürecden sonra olmuştur. İçlerinde yeni problemler çıkıp bazı müslümanların ikinci derecede bir kaynağa ihtiyaç duyulduğunu hissedince bu oluşmaya başlamıştır.”[2]

      Bu iddiayı, Robson’dan önce I. Goldziher ve J. Schacht gibi bazı oryantalistler zihinlerde yerleştirmeğe gayret göstermişler. Ancak sünnet’e bu yetkiyi veren ve müslümanları buna uymasını öngören bir çok ayeti kerim’e gözlerinden kaçmış ve bunun böyle olmadığını ortaya koymuştur. Buna örnek olarak bir kaç ayeti kerimeyi zikredebiliriz: “Ey İman edenler Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan Ulül-emre’de itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz - Allah’a ve Ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız – onu Allah’a ve Resul’e götürün; bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha güzeldir[3]. “ Peygamber size neyi emrettiyse alınız ve size neyi yasakladıysa ondan kaçınınız”[4]. Bu ayeti kerimelerde görüldüğü gibi, Kur’an ayetleri iner inmez, müminlere Peygamber’e itaatı emretmiş, ve meselelerin çözümünde onun sünnetini, Kur’andan sonra ikinci bir kaynak olarak göstermiştir[5]. Yoksa Robson’un iddia ettiği gibi bu, ihtiyaca binaen daha sonra oluşmuş değildir.

      Ayrıca bu iddianın hemen akabinde şu sözleri sarfetmesi gercekten bir tezattır:“ Bir çok hadisçi değişik ülkelerden olmak üzere, yetkili kimselerin ağzından hadis toplamak için seyahatler yapmışlardır”[6] Robson, ilk dönemde sünnetin ikinci bir kaynak oluşunu kabul  etmezken ve sünnetin her hangi bir malzemeye sahip olmadığını iddia ederken, şimdi de sünnetin malzemesi olan hadislerin, hadisciler tarafından muhtelif beldelerde bulunan yetkili kimselerin ağızından toplamak üzere seyahat ettiklerini söyler.

      Şimdi Robson’a şu soruyu sormak gerekir: Şayet o dönemde sünnet, ikinci bir kaynak olarak, ihtiyaç duyulmadığından veya malzeme yokluğundan kabul edilmiyorsa idi, nasıl oluyor da hadisçiler ihtiyaç duyulmayan ve de mevcut olmayan bir malzemeyi toplamak için seyahata çıkıyorlar? Yahut sünnetin malzemesi yoksa bu hadisler nereden geliyor? Robson bir ileri ki paragrafta, aslı astarı olmayan bir iddiayı şöyle dile getiriyor: “ Hadisçiler, ravilerin değerlendirmesini yaptığı hadisleri toplarken, diğer kimseler de hadisin önemi üzerine durmağa hazır değildiler. Dolayısıyla çeşitli gruplar arasında bu konuda çekişmeler oluyordu. Ancak geniş çapta, Şafii’inin harikalığı sayesinde hadisçiler grubu  zaferi kazandı. Bundan sonra hadis, hemen Kur’andan sonra İslamın ikinci temel kaynağı oldu” [7]

      Yazar, ifadesinde görüldüğü gibi hadisçilerin karşıtı olan kufeli fakihlerini, sünneti, İslamın ikinci kaynağı olduğunu kabul etmeyen kimseler olarak göstermektedir. Ve Şafii’inin sünnet konusunda verdiği mücadele neticesinde  ikinci bir kaynak olarak herkes tarafından kabul edildiğini iddia etmektedir. Robson’un verdiği bu bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü rey ehli olarak bilinen imam Ebu Hanife ve ekolu aynen hadis ehli gibi sünneti Şafii’iden de önce Kur’andan sonra ikinci bir kaynak olduğunu kabul ettiklerini belirten kesin tarihi veriler mevcuttur. Bundan daha önemlisi mezkur ekole müntesib imamların, birer hadis mecmuası olarak müsned ve asâr isimli eserleri meşhurdur. Bu eserler, onların sünnet ve hadise verdikleri değeri göstermek için yeterli bir delildir. Ayrıca onların istidlal metodunda sünnetin mertebesi,  Kur’andan hemen sonra geldiği açıkça görülmektedir.

       Bazı durumlarda kıyasa ağırlık vermeleri, kıyası mertebe yönünden sünnetten daha  üst düzeyde gördükleri anlamına gelmez. Onların bu uygulamasını, ellerindeki hadis malzemesinin azlığına bağlamak mümkündür. Dolayısıyla Robson’un iddiası faraziyeden öteye gitmemektedir. Her iki ekol arasında çıkan çekişmeler, sünnetin kaynak oluşu veya bağlayıcı olup olmaması yönüyle değil, bilakis sünneti anlama veya istidlal etme noktasındaki farklılık buna büyük çapta neden olmuştur.

2- İsnadın başlangıcı

        Yazar isnadın başlangıcı konusunda Ibn Sirin’in, Hz. Osman’ın katli ile ilgili fitne olayından sonra başladığı görüşünü tercih etmemiş, fitne tabirinden maksadın H.72 yılında kendini halife ilan eden Abdullah b. Zübeyr zamanındaki fitne olduğunu  savunmuştur. Bu tefsirinde imam Malik’in Ibn Zübeyr hareketini fitne diye isimlendirmesine dayandırmıştır[8]. Buna göre isnad, hadis edebiyatına H.I. asrın sonlarına doğru girmiş olmaktadır[9]. Buna ek olarak Robson, isnadın H. II. asrın sonlarında istikrar bulduğu görüşündedir[10].

       Onun bu iddiasını kabul etmek mümkün değildir. Zira İbn Sirin ile imam Malik’in fitne kelimesini kullanımdaki uygunluğunu delil olarak algılanması doğru değildir. Çünkü müslümanlar arasında cereyan eden bir çok dahili savaş ve bölünmeye fitne adı verilmiştir. Her ne kadar İslam tarihinde çeşitli olaylar fitne adıyla anılmış ola bile, bütün bunların başlangıcı ve müsebbibi, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle adlandırılan ilk fitnenin bu olduğu bir gerçektir [11]. Ki bu fitne, H.40 yıllarında cereyan etmiştir. Dolayısıyla isnadın başlangıcı H.I. asrın sonlarında değil, bilakis ikinci yarısın başlarında kullanılmaya başlanmıştır.

3- Hadis kritiği

       Robson, hadis kritiği konusunda şunları söyler: “ Hadis kritiği, detaylı olarak büyük bir ciddiyet içerisinde yapılmıştır. Yapılan gayretlere bakıldığında, yanlış olanı ortadan kaldırmak için ne kadar çalışıldığı görülür. Ama batılı araştırmacılar, hadis kritiğinin fazla ileri gitmediğini iddia etmektedirler. Goldziher, ‘Hadis üzerine etüdler’ kitabında, hadisin, tartışmalı bilimlerde olduğu gibi çok sağlam bir yapısı olmadığını savunmaktadır. Ve bu iddia, ondan sonra gelen bir çok oryantalist tarafından devam ettirilmiştir”[12].

       Yazar bu ifadelerinde, oryantalistlerin bu konudaki görüşlerini paylaşmış görünmektedir. Şu iyi bilinmelidir ki, İslam ümmetinin sahip olduğu ve geliştirdiği ilimlerden biride, hadisin büyük ölçüde sıhhatını belirleyen isnad sistemi ve ona bağlı olarak geliştirilen cerh ve ta’dil ilmidir. Bunun yanında en az sened kritiği kadar önemli olan metin kritiği, hadisin sıhhatında rol oynamaktadır. Batılıların böyle şerefli bir ilimden mahrum kalmaları, gerek yahudi ve gerekse hrıstiyanlara, kısacası israil oğullarına gönderilen peygamberlerin sözlerini korumaktan aciz kalmalarına neden olmuştur. Bu imtiyazı hazmedemeyen oryantalistler, hadisçilerin hadis kritiği konusundaki ilmi gayretlerini gözardı ederek, her fırsatta, bu çalışmaların ciddi olmadığını ve hadisin sağlam bir yapıya dayanmadığını vurgulamışlardır.

        Ne gariptir ki Goldziher’in bu konudaki görüşlerini savunan Robson, 1956 yılında Manchester kentinde Mustafa Sibai ile görüşmesinde, Mustafa Sibai ona, Goldziherin görüşlerini tarihi ve ilmi açıdan düştüğü yanlışlıkları ortaya koyunca, yukarıdaki görüşlerinin aksine, şu cevabı vermiştir: “ Bu asrın oryantalistleri islami kaynaklara Goldziher’den daha iyi vakıftırlar. Zira onun zamanında bilinmeyen bazı islami eserler bu gün yayınlanmıştır”[13]. 

        Robson’un bu cevabı iki şeye hamledilir; ya sünnet konusunda Goldziher ve Schacht’ın etkisinden kurtulup bu düşüncelerinden rucû etti, ya da Mustafa Sibai’ye karşı çifte standart bir tavır sergileme zorunda kaldı. Ne yazık ki birinci ihtimal mümkün görünmemektedir. Çünkü neşredilen İslam Ansiklopedisi, 1971 yılında tahakkuk ettiğine göre,  sünnet maddesine yazdığı makale, 1956 yılında gerçekleşen görüşmeden çok sonra olmuştur. Dolayısıyla görüşlerinden her hangi bir rucû olayı söz konusu olamaz. Geriye ikinci ihtimal kalmaktadır ki, bir yahudi olan Robson hakkında bunu düşünmek hiç de zor olmasa gerek.

         Yazar,“ batılı araştırmacılara göre, hadis kritiğinin ileri gitmediğini” iddia ederken, bundan isnad veya ravi tenkidini kastediyorsa yanılıyor. Çünkü tercih edilen görüşe göre, H.I.asrın ilk yarısında başlayan hadis tenkidi H.V.asra kadar hadis alimleri tarafından gerçekleştirilen yoğun çalışmalarla, çok önemli boyutlara ulaşmış ve bu alanda çok değerli eserler verilmiştir. Hadis uydurma hareketine karşı gerekli tedbirler alınmış, yalancı raviler ve uydurdukları rivayetler tek tek ortaya çıkarılmıştır. Dr. el-‘Umeri, cerh ve ta’dil’le ilgili eserler konusunda bizlere şu bilgileri vermektedir:“ H.III.asrın ilk yarısından başlamak üzere IV.asır boyunca yoğunlaşan cerh ve ta’dil eserlerinin bir bölümü zayıf ravileri, bir bölümü sika ravileri ve diğer bir bölümü de hem zayıf ve hem de sika ravileri konu edinmişlerdir. Ancak zayıf raviler hakkında yazılan eserler, sika raviler üzerine yazılanlardan daha fazladır. Örneğin, V.asrın sonuna kadar zayıf raviler hakkında yirmi eser yazılmışken sika olanlar üzerine sadece dört eser verilmiştir. Her ikisini konu eden eserler ise daha fazladır. H.III. ve IV. asır boyunca yirmi beş eser telif edilmiştir”[14].

         Ne var ki Dr. el-‘Umeri, bu ifadesinin hemen ardından ayrı dönemde telif edilen zayıf ravilere dair yirmi dokuz; sika ravilerle ilgili sekiz; zayıf ve sika ravileri bir arada ihtiva eden kırk eser adı vermektedir. Ki bu, kesin rakam vermek yerine, ravileri karışık olarak ihtiva eden eserlerin, sadece zayıf ravilere dair eserlere oranla daha fazla; zayıf ravilere tahsis edilmiş eserlerin de yalnızca sika ravilere ayrılmış olanlara nisbetle daha çok olduğunu söylemenin daha doğru olacağı anlamına gelir.

         Tabiatıyla H.IV. asırda rivayet sistemine ihtiyaç kalmayıp onun yerini original hadis kitapları istikrar bulunca, ister istemez V. ve müteakip asırlarda ravi tenkidi üzerine rical kitapları telif edilmeğe devam etmiş olsa bile bir duraklama dönemi hasıl olmuştur. Yalnız bu tenkid hareketi, H.VIII. ve IX. asırda yeniden canlanmış, günümüze kadar devam ede gelmiştir.

        Şayet yazar hadis kritiğinden metin tenkidini kastediyorsa, iddiası yine gerçekleri yansıtmamaktadır. Çünkü hadisçiler isnad tenkidine önem verdikleri kadar metin tenkidine de önem vermiş, ve bu sahada ileri adımlar atmışlardır. Hadis usulünde şaz, münker, müdrec, muzdarib, muallel veya mevzu, hükmünü alan hadisler hem sened ve hem de metin yönünden değerlendirilmiştir. Çünkü yukarıda zikredilen illetler hadisin senedinde olduğu kadar metninde de bulunabilmektedir. Hadisleri bize nakleden raviler, rivayetlerin senedinde kusur ederlerken bazen metninde de kusur etmişlerdir. Bu gün halkın arasında, isnadı olmayan veya sahih isnad altında uydurulmuş pek çok meşhur hadisler dolaşmaktadır. Hadis alimleri bu gibi uydurma rivayetleri keşfetmede Kur’an ve Sünnet’in genel prensiplerine, akla, hisse, müşahedeye, tarihe ters düşmesi veya hadisin metindeki lafızların bozuk olması gibi kriterlere dayanmışlardır.

        Oryantalistler ve İslam dünyasındaki bazı  yazarlar, zikredilen bütün bu gayretleri göz ardı ederek hadisçilerin, sadece hadisin senedi ile uğraştıklarını ve metin tenkidine eğilmediklerini savunmuşlardır. Halbuki bunun böyle olmadığı bilinmektedir.

        Bugün, hadisçilerin bu konudaki çalışmaları üzerinde yapılan araştırmalar giderek artmaktadır. Hadisçilerin sağlam metoduna bağlı kalarak bunların geliştirilmesi üzerine yapılan çalışmalar bu kanaatimizi destekler mahiyettedir.

        Yetkili ağızlardan hadis toplamak için hadisçilerin muhtelif beldelere seyahat ettiğini söyleyen ve şifahi rivayetin asıl oluşunda israr eden Robson, makalenin hadis koleksiyonu başlığı altında hemen birinci paragrafta bazı sahabilerin hadis ihtiva eden sahifeler bulunduğunu ifade ederek tenakuza düşer. Çünkü bu sahifelerin bulunması yazılı rivayetlerin varlığını ispat etmektedir.

4 – Bazı hadisler üzerine getirdiği şüpheler

         Robson devamla şöyle söyler: “Eski ve yeni Ahit’te Hz. Peygamber’e atfedilmiş sözler kolaylıkla fark edilir”.[15] 

        Yazarın bu iddiası yeni değildir. Goldziher daha önce bunu “Hadis Üzerine Etüdler” kitabında: “Aynı prosesüs yoluyla eski ve yeni Ahit’teki cümleler Muhammed’in hadisleri haline gelmiştir” diyerek bu tezi savunmuştur ve örnek olarak da İsrailiyatla ilgili rivayetleri göstermiştir.[16]

        Oryantalist düşünceli yazarların şunu iyi anlaması gerekir; Peygamberlerin ortak özellikleri olduğu kadar ümmetlerine tebliğ ettikleri dinlerin de ortak özellikleri vardır. Ayrıca birbirinin devamı olma özelliğini de taşır. Dolayısıyla ister eski ve yeni Ahit’te, isterse Kuran ve onun açıklayıcısı olan Sünnette olsun, tarihi verilerin, ahlaki kuralların ve eskatoloji yani metafiziğe ait bilgilerin aynısı veya benzerinin bulunması gayet tabiidir. Bunun böyle olması, bu bilgilerin bir kısmı uydurma ve yalan olmuş olsa bile, tamamının bu türden  olduğunu göstermez. Bilakis doğru ve sabit olan kısmı birbirini tasdik eder mahiyettedir. Başka bir  ifade ile aynı vahyin ürünü olduğunu ortaya koyar.

         Eğer Robson bu sözleri ile İslam peygamberinin eski ve yeni Ahit’ten veya İsrailiyattan etkilendiğini dolayısıyla aynı  şeyleri söylediğini kastediyorsa bunda yanılıyor. Böylelikle de semavi dinlerin ortak özelliklerini unutmuş görünüyor. Sonra Hz. Peygamberin bizzat kendisi, Kuran’ın söylemediği veya ashabının duyduğu bu gibi İsrailiyata dair rivayetlerin ne  tasdik ne de tekzib edilmesini ifade etmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber hakkında böyle bir düşünce söz konusu olamaz. Yazar bu ithamı ile ne kadar taraftar bir oryantalist olduğunu ortaya koyuyor.

         Robson çeşitli rivayetleri eleştirerek sözüne şöyle devam ediyor: “Hadislerde Arabistan’ın dışında  fethedilcek ve henüz Peygamber zamanında kurulmamış olan şehirlere işaretler vardır. Raşid halifelerle ilgili, Emevi ve Abbasilerle ilgili hatasız işaretler görülmektedir. Kur’an, Peygamberi mucizevi bir  şahıs olarak takdim etmemesine rağmen birçok mucize O’na nisbet edilmiştir. Kıyamet öncesi fitneler ve Ahiret ahvali ile ilgili detaylı bilgiler yer almaktadır. Yine cennet ve cehennemle ilgili tafsilatlı tasvirler bulunmaktadır. Batı zihniyetinin bu malzemenin sağlam olarak Peygamberden gelişini kabul etmeyi mümkün görmemektedir”.[17]

         Yazar  ve batılı araştırmacıların bu gibi rivayet malzemesini kabul etmeleri zor olsa da Hz. Peygember’e gaybı ve ileriye yönelik haberler verdiğini söyleyen Kur’an-ı Kerim’e[18] inanmış insanların bu doğrultuda ileriye yönelik olarak ve eskatolojiye dair Hz. Peygamberin verdiği haberlere inanmaları hiç de zor değildir. Tabiatıyla bununla ilgili rivayet malzemesinin içerisinde, sabit olmayan ve uydurma türünden olan rivayetlerin bulunduğu bir gerçektir. Her nedense bu rivayet malzemesinin Peygamber’e aidiyetini kabul etmeyen yazar aynı rivayetleri ilk tenkid edenin hadis alimleri olduğunu söylemeyi ihmal etmiş görünüyor. Böylelikle oryantalistleri basiretli ve hadis alimlerini ise basiretsiz olarak göstermeye kalkışıyor.

         Yazarın bu tavrını hiçbir ilmi haysiyetle bağdaştırmak mümkün değildir. “Kur’an, Peygamberi mucizevi bir şahıs olarak takdim etmemesine rağmen bir çok mucize O’na nispet edilmiştir” derken O’na nisbet edilen mucizelerin sabit olmadığını ve Hz. Peygamber’in mucizevi bir yönü olmadığını vurgulamış oluyor.

         Evvela peygamberler, peygamberliklerini isbatlamak için Allah tarafından mucizelerle teyid edildiği bir gerçektir. Hz. Peygamber’in vahiyle muhatab kılındığı Kur’an’ın bir çok ayetinde zikredilmektedir.[19]

         Örneğin “Ey resülüm, onlara söyle, ben sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunuyor” [20] ayetinin birinci kısmında  Hz. Peygamber’in beşeri yönü zikredilirken ikinci kısmında ise Allah’tan vahiy almasıyla mucizevi yönüne değinilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in birçok mucizeler göstermesi yanında O’nun en canlı mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. 23 senelik peygamberlik hayatında  münkirleri ilzam  ve iman ehlinin imanlarını takviye edecek mucizeleri göstermesi peygamberlik açısından  gayet tabiidir. Ne var ki, bunlar bizlere rivayet yoluyla gelmiştir. Siyer ve megazi kitaplarında bunları görmek mümkündür. Kaldıki bu mucizelerin çoğu bizlere sahih yollarla ulaşmıştır. Kur’an-ı Kerim ise bunların bazısına değinmiştir. Örneğin “ayı ikiye bölme” mucizesi[21], Mirac mucizesi[22] bunlardandır.

         Görüldüğü gibi yazarın yukarıdaki sözünde sünneti tenkid etme gayreti boşuna ve yersizdir. Kur’an ve sünnetin realitesine uymamaktadır.

         Yazar hadis kritiği konusunda Shacht’ın bir değerlendirmesini zikrederek sözünü şöyle bağlar: “J. Shacht, ikna edici bir şekilde isnadların zamanla geliştiğini daha sonraki dönemlere ait olan hadislerin Peygamber’e nisbet edildiğini göstermiştir. Sünnet malzemesinin tümüne bu şekilde bir açıklama getirmeye kendimizi hissetmesek bile daha  sonraki dönemlere ait birçok rivayetlerin Peygamber’e nisbet edildiği açık olarak görülmektedir. Bu durum sahih olanı seçecek tatminkar bir kriteri bulmayı zorlaştırmaktadır.”.[23]

         Shacht’ın ortaya attığı bu asılsız iddayı, Mustafa Azami İngilizce yazdığı bir eserinde ilmi bir şekilde cevaplandırmıştır. Daha sonra onun bu eseri dilimize “İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist J. Shacht’a Eleştiri” adıyla kazandırılmıştır. Bu cevapları öğrenmek isteyenler bu esere müracaat edebilirler. Şayet Robson, Azami’nin bu eserini okumuş olsaydı yukarıda teyid ederek zikrettiği Shacht’ın teorisini savunmaktan sanırım vazgeçerdi.

         Buna ek olarak şunu ifade etmek isterim, Yahudi ahlakından esinlenerek yalanı ve gerçekleri  tahrif etmeyi kendilerine prensip edinen Goldziher, Schacht ve Robson gibi kimselerin aynı şeyleri geçmiş İslam toplumları hakkında düşünmelerini belki tabii karşılayabiliriz. Çünkü bundan farklı düşünmeleri zaten beklenemezdi. Lakin biz müslümanlarda durum farklıdır. Bizler her ne kadar o dönemlerde bazı grupların idiolojik, siyasi veya şahsi çıkar gibi birçok nedenlerle birtakım hadislerin Hz. Peygamber’e nisbet ettiklerini kabul etsek bile – kaldi ki bunlar aklanmıştır- Hz. Peygamber’den sonraki tabiin ve tebe-i tabiin dönemlerinde değişik bölgelerde yaşayan samimi ilim tabakalarının, aynı rivayetlerde yalanda birleşip bunları  Peygamber’e yamamaları, o insanların karekterine sığmaz ve hem de imkansız görünen bir olaydır.             Bir takım rivayetlerin sahih olanından aklanması için tatminkar bir kriter bulmayı Robson zor görmüş olsa bile, oryantalistlerin çalışmalarından çok önce h. III. asrın birinci yarısında imam Buhari ekolü ile başlayan sahih hadisleri aklama hareketinde ortaya konulan kriterler daha sonrakilerine örnek olmuş ve hala bugün bile orijinalliğini korumakta ve hadislerin tesbitinde kullanılmaktadır.

         Böylelikle Robson’un ortaya attığı iddiaların altında yatan maksadın, müslümanların zihinlerinde hadis ve sünnet konusunda şüpheler uyandırmak olduğunu görmüş olduk ve izale edilmesine çalıştık. Umarım ki, bu sahadaki çalışmalar daha fazla yoğunlaşır ve müslümanları sünnet  konusunda doğru bir anlayışa götürür.


 

BİBLİYOGRAFYA

 

Goldziher, I.

Etüdes sur la Tradition Islamique (terc.: Leon Bercher), Paris 1952.

Hatib, M.A.

El-Muhtasaru’l-Veciz fi Ulumi’l-Hadis, Beyrut 1407/1987.

Malik b. Enes

el-Muvatta’, (thk.: M. F. Abdülbaki), Kahire ts.

Robson, J.

“Hadis” mad. E.İ. Leyde, E. J. Brill, Paris 1965-71.

Robson, J.

The Isnad in Müslim Tradition, Glaskow Üniv. or. Soctrans, 1956.

Sibai, M.

es-Sünne ve Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, Beyrut 1405/1985.

Umeri, E. Z.

Buhus fi’s-Sünneti’l-Müşerrefe, Beyrut 1405/1985.

Watt, W. M.

Islamic Values in the Modern World, New Delhi 1968 (Dr. Zakir Hüseyin’in takdimi ile)


[1]