sehadet - Blogcu


12/5/2008 · Kategori: Roportaj

ŞEFİK CAN İLE YAPILMIŞ BİR RÖPORTAJ

ŞEFİK CAN İLE YAPILMIŞ BİR RÖPORTAJ
"Mevlana’da aradığımı buldum. Onun için hayatımı ona hasrettim."

- Bize biraz hayatınızdan, kitaplarla olan ilişkinizden bahseder misiniz?

- Efendim, ben sadece Mevlâna âşıkı bir kişiyim. Mevlanayı çocukluğumdan beri seviyorum. Mesleğim edebiyat hocalığıdır. Her Edebiyat hocası gibi ben de bütün dünya klasikleri ile meşgul oldum. Kendi kendime, Fransızca ve İngilizce öğrendim. Babam daha çocuk yaşta bana Farsça ve Arapça öğretti. Sadi'lerin, Hafızların, Mevlânâ'nın bazı beyitlerini ezberletti. Onlar benim Edebiyat zevkimi artırdı. Harb Okulunu bitirdikten sonra subay olarak kıtalara gittim, yine kitapları aradım, araştırdım. Tahirü'l Mevlevî benim hocam oldu. Bir gün ona Kayseri'den bir papaz geldi. Terzibaşiyan adında bir papaz. Kendisi Fuzûli'ye gönül vermiş bir adam. Vatikan'da okumuş Latince, İtalyanca, İngilizce, Fransızca, Arapça, Türkçe, Farsça biliyor. Fuzûli hakkında bir eser yazıyormuş. Tahirü'l Mevlevi'ye geldi. Bazı metinler okudu. Hoca da ona anlamadığı yerleri izah etti. Şaşırdım, bir Ermeni papazı Fuzûli'yi etüd ediyor. Aradan seneler geçti. Bayezıt'ta üniversitenin karşısında bir ermeni kitapçı vardı. Nişan Efendi diye. Ona gittim. O bana klasik kitaplar, Fransızca kitaplar getirirdi. Nişan Efendi böyle bir kitap duydum, dedim. Terzibaşiyan adlı Ermeni papazı Fuzûli hakkında bir eser yazmış. O eser çıktı mı. Evet çok evvel çıktı, dedi. Ne olur, o kitap varsa bana bir göster, merak ediyorum. Ermenice bilmiyorum ama kitabı bir göreyim, dedim. Merdiveni koydu. Şöyle genişçe boyutta bir kitap indirdi. Açtım kitabı. Ermenice yazılar arasından Fuzûli'den Farsça metinler; Osmanlıca, Arapça, İngilizce metinler. Mesela İngiliz şairi Milton'un “Kaybolmuş Cennet'ten parçalar vardı. Bunu üniversite Profesörleri görmezlikten geliyorlar. 5 cilt yazmış adam. Nişan Efendi, şunun başlangıcından biraz oku dedim. Onun müşterisi olduğum için beni kırmadı. Açtı kitabı. Diyor ki Terzibaşiyan: “Allah'ım! Ben 30 senemi Fuzûli'ye harcadım. Dünyanın bütün ölmez eserlerini gözden geçirdim. Fuzûli'yi ruhuma en yakın, en uygun büyük bir şair olarak buldum. Hayatımı buna hasretim. Yarın bir gün senin huzuruna geldiğim zaman, Ey Terzibaşiyan! Sen dünyada neler yaptın diye sorduğun zaman diyeceğim ki! Allah'ım! Ben 30 senemi Fuzûli'ye verdim.” Fakirin bir iddiası yok. Ben ne Profesörüm, ne doçentim, hiçbir şeyim. Emekli öğretmenim, yaşlı bir adamım. Fakat bütün bu dünya şairleri arasında Mevlana'ya gönül verdim. Ve Mevlana'da aradığımı buldum. Onun için hayatımı ona hasrettim. Allah (c.c)'ın inayetiyle emekli olduktan sonra aşağı yukarı 40 senedir bu işle uğraşıyorum. Bunları iftihar için söylemiyorum. İnsanın kendinden bahsetmesi aşağılıktır. Fakat hakikat namına bunu söylüyorum ki, bu yaşta Allah (c.c) gönlüme koymuş bu aşkı.

- Efendim! Mesnevi ile olan dostluğunuz nasıl başladı? Mesneviye olan bağlılığınız kitaplara olan ilginizin bir sonucu mu?

- Efendim Kitapları seviyorum ben. Bütün dünya edebiyatında tanınmış eserler hangileridir. Kimlerindir. Daha harbokulunda okurken Telemak'ı okumuştum. Telemak'ta birçok şeyler geçiyor. Bende mitoloji merakı uyandı. İnsanlar gerçek Tanrıyı bulmadan evvel ne hayallere kapılmışlar, kendilerine göre her şeyin bir Tanrısı olduğuna inanmışlar. Olimpus'da Tanrılar oturuyor, insanları idare ediyorlar. O zaman dedim ki, bunun başlangıcı şairlerin babası sayılan Omirus'u okumam gerekir. O'nun İlyada'sını iki cilt halinde, Frans ve Kope Eski Yunanca'dan Fransızca'ya tercüme etmişti, onu okudum. Ondan sonra başta Yunan klasiklerini sonra Roma klasiklerini okudum. Hasan Ali Yücel merhum klasikler devrini açtı sonra. Türkçe klasik eserler çıkıyordu. Ben tuttum klasik Yunan mitolojisi diye bir kitap yazdım gençliğimde. Yani bundan 30 sene evvel. Bu kitapları okuduktan sonra her milletten tanınmış eserlere yöneldim. Bende büyük bir aşk uyandı kitaplara karşı. Bilhassa Rus Edebiyatını çok sevdim. Asıllarından okuyayım diye Rusça öğrendim. Bütün bu dünya klasiklerini dolaştıktan sonra Hz. Mevlana'ya geldim. Hz. Mevlana'nın Mesnevisinde tasavvufi konuların gayet açık bir şekilde anlatılması, bazı hikâyelerle bunların pekiştirilmesi benim nazar-ı dikkatimi celbetti. Fakat en önemli nokta eski Yunan eserlerinde biraz sezilen insani duygu İslam eserlerinde fazlasıyla vardı. Batılıların daha şimdilerde söylediği insani ruhtan Müslümanlık asırlar önce bahsetmişti.

Bakın size çok ilginç bir mesele arzedeyim. Çok önceleri gazetelerde okudum. Cambridge üniversitesinde bir Tarih Profesörü İstanbul Üniversitesinde kölelik hakkında konferans verecekmiş. Merak ettim, gittim. Kölelere çok acırım. İlyada adlı kitapta anlatılıyor: Bir Anadolu şehri olan Truva zapt edildikten sonra şehirden insanların hepsini dışarı çıkarıyorlar. Ve şehri yağma ediyorlar. Sonra yakıyorlar. Yükte hafif bahâda ağır ne varsa alıyorlar. Ve ihtiyarları öldürüyorlar. Çocukları, kadınları, erkekleri, o ordunun arkasında alıp Yunanistan'a götürüyorlar. Erkekler köle, kadınlar cariye. Ne Aristosu acıyor bunlara ne Eflatunu. Hatta diyor ki bütün büyük eserler hep esirlerin eseridir, kölelerin eseridir. Sultan Ahmet Meydanındaki dikili taşa bakınız. Hiyeroglif yazılı. Kaç metre yükseklikte. Bizans devrinde Mısırdan getirilmiş. Bu bir kayanın içinden alınır. O esirler o sıcakta uğraşarak yaptılar. Tek bir taştır. Onu yapmak hünerdir. Bütün şaheserler, güzel eserler kölelerin, esirlerin eserleridir. Şimdi o Profesör, konferansta ne diyor. Herkes sustu. Yalnız Hz. Muhammed (s.a.v.) ilk defa: “Kölelerde insandır.” dedi. Ne Hz. İsa, ne Hz. Musa, ne Eflatun, ne Aristo, ne Konfüçyüs ne de Buda, hiçbirisi kölelerden bahsetmedi. Gayet tabi buluyorlardı. Pazara gidiyorsunuz, esir pazarında para veriyorsunuz, koyun alır gibi cariye alıyorsunuz. Kimse bir şey demiyor. Ama Hz. Muhammed (s.a.v.) ilk defa: “Kölelerde insandır. Onlara kendi yiyeceklerinizden yedirin, kendi giyeceklerinizden giydirin.” buyurdu. Biz Peygamberimiz diye seviyoruz. Onlar insan olarak, en büyük insan olarak Hz. Muhammed (s.a.v.)'i seviyorlar. İşte Mevlanâ tam da Hz. Muhammed (s.a.v.)'in yolunda.

Ben yaşadığım müddetçe, Kur'an'ın kuluyum kölesiyim. Ben Hz. Muhammed (s.a.v.)'in ayağının bastığı yerin toprağıyım. Benim hakkımda başka şeyler söylerlerse ben bunlardan şikâyetçiyim. Benim aslım budur, diyor Mevlana.

Buralardan geldi benim Mevlanâ sevgim. Ve bilhassa Kuleli'de öğretmen sınıfını geçtiğim zaman Tahirü'l Mevlevî'nin talebesi oldum. Ondan çok yararlandım. 951'e kadar ondan ayrılmadım. 16 sene ona hizmet ettim. Taşraya gittiğim zaman da mektuplar yazdım. İstanbul'a gelince ziyaret ettim. Sonra daha başka Mevlevî büyükleriyle tanıştım. Yani benim Mevlana'ya olan sevgim ve Mesnevi'yle olan ilişkim hep onun insani bir ruhu ifade eden bakış açısından geldi.

Hoşça bak zatına kim zübdei âlemsin sen, diyor Şeyh Galip Mevlana'dan ilham alarak, Kendine iyi bak sen âlemin özüsün. Sen insansın. Bizim başımız havada. Hayvanlar gibi dört ayağımızla yürüyüp de yerdan gıdamızı almıyoruz. Kur'an: “Sizin gıdanız göklerdedir.” diyor. İşte bu şaheserler, güzel eserler, müzik, insâni duygular. Hepsi bizim manevi gıdamızı gösteriyor. Ve bununla da en çok Mevlana meşgul olmuş. Onun için Hz. Mevlana'yı sevdim.

- Efendim! Mesnevi tercümeniz okuyucu tarafından diğer tercümelere göre daha fazla tutuluyor. Tercümenizi farklı kılan nedir?

- Mevlana'nın Mesnevisini tercüme etmişler. Çok tercüme var. Fakat bendeniz o tercümelerin şerhlerine bakarak, anlaşılır bir vaziyette beytin içinde şerhler yaparak, tercüme yapmaya çalıştım. Çünkü Mevlana'yı şerh eden meşhur İsmail Ankaravi de öyle yapmıştır. Beyti açarsanız onun altında matomat tercüme bulamazsınız. Altı yedi satırla bir beyti tercüme eder. Açıklamalı tercüme. Ama esastan ayrılmamak şartıyla. Çünkü matomat tercümede fikirler; kafiye ve vezin endişesiyle sıkıştırılmıştır. Sonra anlaşılmayan beyitleri kitabın altına koydum. Kitabın sonuna koymadım, kitabın sonuna koyarsam okuyucu yorgun, sonra aramaz. Hemen sayfa altında açıklanması gereken yerleri şerhettim. Hikâyeler birbirine girmiştir. Onları ayrı ayrı topladım. Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun. Aşağı yukarı 7-8 sene evvel çıktı Mesneviler. Şimdi kitapçıların bana söylediğine göre Mesnevî okumak isteyen Şefik Can'ın tercümesi var mı diye soruyormuş.

-Efendim tabi ki büyük velilerden istifade için onların eserlerini okuyoruz. Ancak siz bizler gibi sadece okuyup geçmiyorsuzun. Bu işe hayatınızı adamış durumdasınız. Acaba Mevlânâ ile mânevî bir bağınız oldu mu? Bu ilişki sadece okumakla kalmamıştır herhalde. Bir gönül bağınız oldu mu?

-Eğer gönül bağı olmasaydı benim içime o aşk düşmeseydi ben nasıl çalışırdım. Nasıl bu işleri yapabilirdim. Daima o benim içimde bir ışık gibi yanmada, bitkin, perişan zamanlarımda bana rehber olmaktadır. O kadar büyük bir feyzine mazhar oldum ki bana deseler, yarın öleceksin, fakat bugün konuşma gücüm olsa konuşurum. O'nu anlatıyorum, sevdiğimi anlatıyorum. Bu onun aşkıdır. Ben bugün 93 yaşındayım. Benim bu halde ayaklarım yürümüyor, kulağım duymuyor, gözüm gereği gibi görmüyor. Fakat içimde onun aşkı var. Ben yaşamak istiyorum. Yararlı olmak istiyorum. Bu, işte onun himmetidir. Allah'ın bir lütfudur. O Allah'ın lütfunu onun himmetiyle buldum ben. Yani kendimden bahsetmeye utanıyorum. Örnek olarak söylüyorum bunu. Aciz bir insanım. Bir hiçim burada. Hiç var. Ve bunu tevazu olarak söylemiyorum. Hiç. Ama bu hiçte onun emaneti var. Ölümsüzüz biz. Şurada benim kaç günüm kalmış. Sayılı günlerim. Neler gördüm geçirdim. Ve geçirmekteyim. Ama gene ayakta tutan sadece ve sadece onun sevgisi ve Allah'ın bir lütfu ihsanıdır. Her zaman dua ediyorum: Ya Rabbi! Eğer ben yararlı olacaksam bana mühlet ver. Eğer zararlı olacaksam al kurtulayım bu dünyadan bıktım usandım. Ölümü istemiyorum ama ölümden korkmuyorum. İnsana o duyguyu vermiş. “İnsan hayatı mezarın başına kadar sever”. Yaşamak ister.

-Efendim! Mevlevî büyüklerinin dışında feyiz aldığınız, birlikte olduduğunuz başka tarikatlardan, manevî büyükler var mı ?

-Şimdi aslında tarikatlar birdir. Ama hangi tarikatlar. Tarikat-ı Muhammediye, Muhammedî yolda olan tarikatlar. Tarikat demek İslâm'ın esasına inananlar demektir. Fakat tarikat erbabı yalnız kendi tarikatında bulunanların kurtulduğuna, ötekilerin yanlış bir yolda olduğuna inanmaktadırlar. Bu çok yanlıştır ve bölücülük yapar İslamiyet'te. Kadiri, Nakşi'yi beğenmiyor, Nakşî Mevlevî'yi hor görüyor, Mevlevî, Nakşi'ye bırak o yobazı diyor. Ve bir ayrılık oluyor. Şimdi fakiriniz taa gençliğinden beri hür düşünceye meyyalim. Mesela Abdullah Cevdet'in bir ictihad mecmuası çıkardı. Serbest düşünceli bir adam olabilir, okudum. Dini bir mecmua olan Sebilü'r-Reşad'ı okurdum. Ondan sonra din aleyhinde olduğu halde İctihad'ı da okurdum. Hangi mezhepte, hangi inançta olursa olsun inancına saygı gösterirdim herkesin. Bizim dinimiz bunu emrediyor. Parçalanmak yok. Şimdi Tarikat erbabı da böyle. Bunu tesbit için derim ki bir cami avlusunda bir şadırvan var. O şadırvan içinde de bir Muhammedî su var. Fakat olukların kimisinde Kadiri yazıyor, kimisinde Rufai yazıyor, kimisinde Mevlevî yazıyor, kimisinde Nakşi yazıyor, açan bu sudan içiyor yahut abdest alıyor ama su Muhammedî su. Madem ki sordunuz Fakiriniz de Mevlanâ'nın dışında çok yararlandığım bir veliden de bahsetmek isterim.

Hacı Sami Ramazanoğlu. Hacı Sami Ramazanoğlu'na çok yakın oldum. O'nun Afrika'dan gelen İngilizce mektuplarını Türkçeye tercüme ettim. Müridleri Pakistan'dan, Cenûbi Afrika'dan, ona ingilizce mektuplar yazarlardı. O zât da bana verirdi. Ben onları Türkçe'ye tercüme eder götürürdüm. O'nun damadı Ömer Kirazlıoğlu vardı; mühendis. O da benim çok yakın dostumdu. Yani gerçek bir veli idi Hacı Sami Efendi. Mesela bilet alacak, gişeye gidiyor parayı avucunda bozuk hazırlıyor, hemen veriyor, çünkü cebimden parayı çıkarayım vereyim, arkamda bekleyen var. O'nun hakkını yerim diyor. Bu kadar ince düşünen insan. Tertemiz bir hayatı vardı. Hicaz'da kaldı, orda vefat etti. Oraya defnedildi. Onun için tarikatlar arasında ayrılık yoktur. Ben Kırıkkale'de bulunduğum zaman da Hasan Dede'ye gittim, Alevî ayinlerinde bulundum, onların sazlarını dinledim. Pir Sultan Abdalın şiirlerini, Yunusun ilahilerini okudum. Onlar da kendi âleminde kalarak bir manevi haz alıyorlar.

 -Efendim Sami Ramazanoğlu Hazretleriyle hangi tarihlerde tanıştınız. Kendilerinden bize biraz bahseder misiniz?

- Efendim, bendeniz nerede, hangi tarikatta olursa olsun böyle tanınmış kişileri ziyaret ederdim. Benim bir dostum vardı. Sonra benim kayın pederim oldu Suphi Bey. Seni Hacı Sami Bey'e götüreyim dedi. Hacı Sami Efendi, Esad Efendi'nin halifesidir. Kubilay hadisesinde ,Menemen'de asacaklardı Esad Efendi'yi. Erenköy'deki köşkünden aldı götürdüler. O'na burada, seni tevkif edecekler, kaç diye, haber verdiler. Yook. Ben devletime, kanunlarına itaatsizlik yapamam, dedi. Menemene gitti oğlu Ali Efendiyle beraber. Çok yaşlıydı. Ali Efendiyi astılar. O hasta yatağında öldü. O'na götürdü beni. Sirkeci'de, bir Tüccarın katipliğini yapıyordu. Girdik içeriye. Efendim bu albay sizinle görüşmek istedi, getirdim, dedi. O zât benim üzerimde çok etki bıraktı. Bazı üzüntülerim vardı. Çocuklarımın annesinden ayrılmak üzere olduğum senelerdi. Çok perişandım. Onları keşfen gördü. Beni teselli etti. Heyecanlandım. Ağlamaya başladım. Bana Mevlânâ'dan şiirler okudu:

“Dünya nedir, dünya Allah'ta gafil olmaktır.” Yoksa zengin olmuşsun, kadınların var, çocukların var. Servetin var. Bu değil dünya. Dünya Allah'tan gafil olmak. Beni çok tesir altında bıraktı. Orada bir saat kadar sohbetini dinledim, içime bir ateşi düştü Hazretin. Nasıl göreceğim diye. Aşağıdaki patronu olan tüccar Alaaddin Bey isminde Kayserili birisi, haftaya gelsem dedim, yok Efendim dedi. Zaten Nakşi Şeyhlerinden olduğu için takipte. O zamanlar Halk partisinin takipli zamanları. Toplantıları takip ediyor. Ben size tâ aylar evvel izin aldım, gördünüz. Ama ben görmek istiyorum. Benim bueyecanlı görüşme arzumu, özlemimi görünce, O'nunla görüşmenin sana bir kolaylığını söyleyeyim dedi, sen, Cuma günleri bana telefon et, hangi camiye gittiğini öğrenirsem sana söylerim, sen o camiye gidip, bir camide görürsün onu. Ben artık Cuma günlerini iple çekiyorum. Cuma günü geliyor, Alaaddin Bey'e telefon ediyorum. Efendim Yeni Cami'ye gidecekler, diyor. Ben kalkıp Yeni Cami'ye gidiyorum. Arkasından Arpacı Camii'ne gidecek diyor. Başka gün Arpacı Camii'ne gidiyorum. Uzaktan görüyorum. O da beni görüyor. Tebessüm ediyor. Çok mütevazı biri. Ben de görünce babamı görmüş gibi seviniyorum.

Aradan zaman geçti. Evinde damadı Mühendis Ömer Kirazlıoğlu vasıtasıyla Efendi Hazretlerine hizmet etmek nasip oldu. Biraz önce arz ettiğim gibi, mektuplarını İngilizce'den Türkçe'ye tercüme ediyordum. O zaman haftada bir defa gidiyordum. Evinde görüyordum. Erenköyü'nde Kazım Karabekir caddesinde 5 numarada oturuyordu. O zaman çok yakınlık duyduk birbirimize. Sonra Kendisi Hacca gidecekti. Her sene gidiyor, bana da Hacca gitmen lazım dedi. Ben de O'nun emriyle kalktım hacca gittim. İlk haccım 1975 senesinde oldu. O'nun tavsiyesiyle gittim. Fakat Hacda Sami Efendi'nin hâli bana çok tesir etti. O'nun Şeyhi Esad Efendi çok uyanık bir insanmış. Diğer bazı Nakşiler Vahdet-i Vücûdu ayrı görürler. Hacı Sami Efendi birgün bana, sen hangi tarikattansın, tarikatın ne dedi. Ben evvelden beri Mevlevi'ye mensubum dedim. Mevlevi'lerin okudukları dua kitabı vardı. Onu çıkardım. Aldı-baktı sen buna devam et dedi, fakat şu vazifeyi de yap dedi. Bana bir vazife verdi, kısa bir vazife. O vazifeyi yaptıktan sonra bende namaza karşı bir şevk uyandı. O zamana kadar namazım alaca. Sabah namazı kılarım, subayım, bazen hiç kılmam. Bazen Cumadan Cuma'ya giderim. O Hazretten o vazifeyi alınca adeta namaza âşık oldum. Aç kalayım namaz kılayım.

-Efendim! Konya'ya giderken yaşadığınız bir olay var onu da nakledebilir misiniz?

-Efendim, beni Kuleli'den Konya'ya tayin ettiler. 964 senesi. Gittim Hacı Sami Efendi'ye Allah'a ısmarladık dedim, Konya'ya gidiyorum. Hangi kitapları götürüyorsun yanında okumak için, dedi. Efendim, dedim, Mesnevi'yi götürüyorum, Abdülkadir Geylâni Hazretlerinin Sohbetlerini götürüyorum. İyi, iyi dedi. Bir de Kuşeyrî Risalesi al dedi bana. Peki Efendim dedim. Allah'a ısmarladık diyerek ayrıldım. Elini öptüm. Dua etti bana, ayrıldım. Harcırah işim uzadı. İki üç gün sonra gidecekken 15 gün sonraya kaldım. O zaman da bir dostun evindeydim. Çünkü kiralık evimi boşaltmıştım. Kanlıca'da bu dostun evinde oturuyordum muvakkat bir zaman için. Nasıl olsa yolcu olacağım, yatağımı hazırlamışım. Bir gün Kadıköy'e gideceğim bir işim var, dolmuşa bindim. İçime Hz. Sami'nin hayali düştü. Göreyim istiyorum. 15 gün evvel gittim, veda ettim artık. Ne göreceksin yahu. Sıraya girmiş bekleyenleri var. İçimde bir ateş, git Hacı Sami'yi gör diyor. Ben böyle tereddütler içindeyken Üsküdar'da dolmuştan indim. Kendimi vapurda buldum. Kadıköy'e gidecektim. Vapura bindim. Sirkeciye, köprüye gittik. Sirkeci de Hacı Sami Efendiye gidiyorum. Artık tereddüt kalmadı. Efendim harcırahım gecikti, onun için gidemedim, tekrar size Allah'a ısmarladık demeye, bir görmeye geldim, diyeceğim dedim. İçimden böyle karar verdim. Gittim dükkana kimse yoktu. Patron beni tanıdı. Albay rütbeli. Kapıyı çaldım, gel, dedi içeriden, seni bekliyordum, dedi. Burada, Konya'da Dişçi Mehmet Efendi'ye yazılmış bir mektup var. Sana ev bulsunlar dedi. Bakın keramete. Sana ev bulsunlar dedi. İşte bu bir keramet. Şaşırdım kaldım.

-Efendim! Bu kıymetli zamanlarınızı aldık, size ve yardımcınız Nur Hanıma çok teşekkür ediyoruz.

-Efendim, ben çok teşekkür ederim. Faydalı oluruz inşallah.

 
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Pretty Gold Wildflowers Glitters

gazetealemi

11/5/2008 · Kategori: Roportaj

ALİ ÜNAL BEY İLE BİR TEFEKKÜR ZİYAFETİ

ALİ ÜNAL BEY İLE BİR TEFEKKÜR ZİYAFETİ




Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın...

O, bir büyüğün ifadesiyle bu ülkenin bağrında neş'et etmiş nadide insan, milli hars ve düşünce geleneğimizin hamiyetperver bir evlâdı. Ali Ünal Beyefendi’den bahsediyoruz. Onu daha ziyade Zaman Gazetesi’ndeki köşe yazılarından tanıyoruz.


 


Ali Ünal Hoca, bilge bir kişiliğe, kıvrak bir zekâya ve ince bir ruha sahip. Öğretmenlikle başladığı hizmet hayatını, yayın dünyasına atılıp pek çok kimsenin gönül dünyasını aydınlatan eserlerle devam ettiren bir ehl-i kalem. Kur’an’da Temel Kavramlar, Kalem Kalbin Taşmasından Yazar, Zamandan Tarihe Notlar, Bir Portre Denemesi: Fethullah Gülen.. gibi eserler, onun yazdığı pek çok kitaptan sadece birkaçı. Yakında yayınlanacak olan tefsiri ise inanıyoruz ki pek çok sineye inşirah salacak ve insanımızın Kur’an kültürüne vakıf olabilmesi adına güzel bir baş ucu eseri olacak.


 


Ayrıca burada şunu da ifade etmeden geçemeyeceğiz. O, yıllarca bir menheli'l-azbi'l-mevrudun (tatlı su kaynağının) başında durup o temiz, o pak, o nezih kaynaktan kana kana istifade eden ve bu istifadesini de çevresindeki insanlarla paylaşan bir gönül insanı. Rabbimiz bu gönül insanının ilhamlarını coştursun ve kalemine güç versin.


 


Yoğun gündemine rağmen bizi kırmayıp sorularımıza cevap lütfeden hocamıza bir kere daha teşekkürlerimizi sunuyor, sizi de bu ziyafetten azami ölçüde rızıklanmanız dileğiyle mülakatımızla baş başa bırakıyoruz. Saygılarımızla. Salih Okur


 


Karizmatik lider hareketlerinin sonuç itibariyle  hayal kırıklığını ve çözülmeyi getirdiği görüşüne katılıyor musunuz?


Bu, biraz karizma ve karizmatik liderden ne kastettiğimize, ne anladığımıza, bir de hareketin mahiyet ve niteliğine bağlı. Eğer, lider her şey ise, hareketin kendine has bir fikriyatı, ona katılan herkesçe benimsenmiş bir çizgisi ve hedefi, oturduğu temeller yok da, hareket bütünüyle ve her şeyiyle lidere bağlı ise, böyle hareketler liderlerin hayatı veya kapasitesiyle sınırlı kalabilir. Ama hareketin oturduğu sağlam temeller, ona katılanlarca benimsenmiş hedefi ve çizgisi varsa, lider cezp ediciliği, kapasitesi, bilgisi ve idareciliğiyle bir karizma sahibi ise, ayrıca hareketi sürdürmede istişareye önem veriyor, paylaşmayı biliyorsa, bu durumda liderin karizmatik olması hem kendisine, hem de harekete katkı sağlayabilir. Meselâ, tarihte İskender ve Cengiz Han’ın çok başarılı askerî hareketleri, fikrî, akidevî alt yapıdan veya temelden yoksun oldukları, uzun vadeli bir hedefleri bulunmadığı ve bu hedefe ulaşmak için belli bir çizgi takip etmedikleri için sadece birer işgal hareketi olarak kalmış, kurdukları imparatorluklar, denebilir ki kendi hayatlarıyla sınırlı olmuştur. Ama, çekicilik veya İslâm’daki tabirle cazibe-i kudsiye manâsındaki bir karizma, en fazla peygamberlerde vardır. Bu manâda, Peygamber Efendimiz’le başlayan ve Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer’le devam eden İslâmî fetihler ise, yine önemli ölçüde askerî hareketlerdi ama, dayandıkları temeller, hedefleri ve çizgileri itibariyle zihinleri ve kalbleri de fethetmişti. Dolayısıyla fethedilen yerlerden İslâm bir daha sökülüp atılamadı.


 


Bakara Sûresi 2/62 ayetini nasıl anlamalıyız? Muhammedün Resûlüllah demeyen biri kurtulabilir mi?


Önce âyetin genişçe bir mealine bakalım:


İster (Kur’an’a ve Allah Rasûlü’ne) iman ikrarında bulunanlardan olsun, isterse Yahudi olanlar, Nasranîler (Hıristiyanlar), Sâbiîler (ve daha başka insanlardan) olsun,  (mesele asla bir isim meselesi ve kuru bir iddiadan ibaret olmayıp,) her kim gerçekten Allah’a ve Âhiret Günü’ne iman eder ve imanının gerektirdiği istikamette salih (sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik) işler yaparsa, Rabbileri katında derecesine göre her birinin mükâfatı vardır. (Yardımımı, desteğimi hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (dünyada da, Âhiret’te de) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de.


(Bu ve gelecek âyetlere meal verirken yaptığım ilaveler, ilgili âyetler ve müfessirlerin onlardan anladıkları çerçevesinde yaptığım ilavelerdir.)


 


Bu âyet, ne yazık ki, günümüzde bazıları tarafından, siyak ve sibakından tecridle asıl manâsının dışına çıkarılmıştır. Bir defa, bu âyetle, daha önce geçmiş bulunan (no: 38) Artık bundan böyle size Benim tarafımdan (bir rasûl/elçi vasıtasıyla Kitap gibi) sâfî bir hidayet kaynağı gelir de, kim Bana ait bulunan o hidayet kaynağına uyar (ve imanla, ibadetle Bana yönelirse, yardımım, desteğim hep yanlarında olacağı için) onlar hakkında (dünyada da Âhiret’te de) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de âyeti ve onunla da, sûrenin ilk âyetleri arasında çok açık bir münasebet vardır. Kur’an-ı Kerim, burada bir defa daha başa, asıl konuya dönmekte ve gerçek, kesin kurtuluş için “İman ettik, Hz. Muhammed ümmetindeniz; Yahudiyiz, Hıristiyanız, Sâbiîyiz, şu veya bu dindeniz” demenin yeterli olamayacağını; bilakis, Hz. Muhammed aleyhissalâtü vesselâma geldiği şekilde gaybe (öncelikle Allah’a, sonra vahye ve hem beşerî, hem melekî risalete), Âhiret Günü’ne, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’a ve önceki kitaplara kalben inanmanın ve şartlarına riayetle namaz kılıp, infakta bulunma, yani Allah için, O’nun verdiği her nimetten O’nun yolunda ve harcanmasını emrettiği yerlere harcama başta olmak üzere, salih işler yapmanın şart olduğunu beyan buyurmaktadır. Bu âyette, Kur’an’a ve Rasûlüllah’a imanın açıkça ifade edilmemiş olmasından hareketle, kurtuluş için onlara inanmanın ve Kur’an’a göre ibadet edip, yaşamanın şart olmadığını ileri sürmek, bundan önce geçen ve hemen yukarıda zikrettiğimiz âyetleri, ayrıca, yine önceden geçen ve İsrail Oğulları’na hitap eden, Size daha önce verilmiş olan (Tevrat)tan halâ muhafaza ettiğiniz gerçekleri tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’a) iman edin ve, (Kitap nedir, rasûl nedir, iman nedir, vahiy nedir; bunların dayandığı esaslar ve taşıdıkları maksatları nelerdir, bütün bunları bilen, en azından, içinizde bunlardan tam haberdar âlimler  ahbâr  bulunan bir topluluk olarak), O’nu ilk inkâr edenler olmayın (no. 41) âyetini görmemek demek olur. Eğer bu, bilerek ve başka maksatlara binaen yapılırsa, hemen bu (41.) âyeti takiben gelen, (Ve siz, ey ahbâr! Mevkinizi ve bu mevkiin getirdiği dünyalıkları kaybetme korkusuna kapılıp) âyetlerimi, azıcık bir fiyata, (pek kısa ve geçici dünya metaına, şan, şöhret ve mevkie) değişmeyin. (Başka bir şeyden değil,) sadece Ben’den korkup, (Bana sığınıp, takva dairesine girin.) (Ellerinizle Kitab’a ilavelerde ve o Kitap’ta değiştirmelerde bulunup, sonra da bunları Allah’a mâletme, kelimeleri asıl manâlarından saptırma, gerçeği, bilhassa Kitap’tan bazı gerçekleri gizleme, bile bile yanlış ve yalan şâhidlikte bulunup, yanlış hüküm verme gibi yollarla) hakkı bâtıl, (gerçeği sahte ile) karıştırmayın ve (yaptığınız işin ne manâya geldiğini, gizlediğinizin hak ve Hz. Muhammed’in rasûl, hem de son ve gelmesini beklediğiniz rasûl olduğunu) bile bile hakkı gizlemeyin hüküm ve tehdidinin şümûlüne girer.


 


Söz konusu âyette inanılacak esaslar olarak Allah’ın ve Âhiret Günü’nün zikredilmesi, sadece bu ikisinin iman esasları olduğu manâsına da gelmez. İmanın esaslarının altı olduğunu hepimiz biliyoruz. Eğer burada Peygamber Efendimiz anılmıyor, dolayısıyla Muhammedün  Rasulüllah denmese de kurtulunabilir demek, diğer iman esaslarını da görmemek demek olur. Âyette, sadece Allah ve Ahiret’e imanın zikredilmesi, yukarıda işaret edildiği gibi, âyet ile surenin başındaki ayetler arasında önemli münasebet vardır ve bir bakıma “gaybe iman”a atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca, iman esasları arasında telâzüm vardır, yani birine inanmak diğerlerine inanmayı gerektirir. Allah’a iman risalete, risalet Kitaba ve melekleri inanmayı gerekli kılar.


 


Bu âyeti iyi kavramak için ayrıca Hacc Sûresi’nin 17’nci âyeti de dikkate alınmalıdır. Meselenin bir bu yanı var. Bir yandan Efendimiz’in risaletinin evrenselliği açıkken, diğer taraftan ona inanmayanın, getirdiği Kitab’a tâbi olmayanın kurtulacağını iddia etmek, iyi niyetten kaynaklanmıyorsa açık bir inhirafla, dalâletle, iyi niyetten kaynaklanıyorsa ancak cehaletle açıklanabilir.


 


Meselenin ikinci bir yanı var ki, şudur: Kur’an-ı Kerim’de, Rasûl göndermedikçe azap edici değiliz (İsrâ, 17-17) âyetinde dayanarak, Ehl-i Sünnet’in Eş’arî kolu, kendilerine tebliğ gitmemiş insanların Cehennem’e atılmayacakları itikadındadır. Bediüzzaman hz.leri de aynı şeyi söyler. Buna karşılık, Maturidîler, Allah insana akıl vermiştir (biz buna, Kur’an’da kendisine açık-kapalı çokça atıfta bulunulan vicdanı de ekleyebiliriz ki, Bediüzzaman özellikle eski eserlerinde vicdanı da zikreder) ve insan bu aklıyla (vicdanıyla) Allah’ı bulmalı, O’nun varlığına inanmalıdır der. Her ne olursa olsun, eğer bir insana iman esasları tam olarak tebliğ edilmedi ise – ki, her dönemde böyle insanlar çok ama çok sayıda bulunmuştur ve bulunur – bu durumda, o insandan Allah’a inanması (Maturidilere göre beklense bile) diğer iman esaslarına inanması beklenmez. Dolayısıyla bunlar muazzep olmazlar.


 


Siyerle alakalı eserlerde mesela Ebu Süfyan'ın biraz da kılıç zoruyla Müslüman olduğu anlatılıyor. Bunu nasıl anlamalı..


Ebu Süfyan, kılıç zoruyla Müslüman olmadı, siyerde de böyle bir şey yok. Tam tersine bilgiler var. Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ebu Leheb veya benzerleri gibi değildi. İnkâr içinde olsa da, zaman zaman iç muhasebeler yapıyordu. Hudeybiye musalâhasını yenilemek için Medine’ye geldiğinde gerçekleri daha yakından gördü; Allah Rasûlü’nün ashâbı tarafından ne kadar çok sevildiğini anladı. Kendi öz kızı, Peygamberimizin zevcesi Hz. Ümm Habibe’nin ona Peygamberimizin minderine oturma izni vermemesi, gerçeklere gözünün açılmasına biraz daha hizmet etti. Sonra, Peygamberimiz Mekke fethinde onun evini sığınma yeri olarak ilan etti. Fetih esnasında Kâbe’nin etrafında bazılarıyla konuşurken, “Ben O’nun (Peygamberimizin) aleyhinde konuşmam. Şu yerin taşları bile ona bu haber verir” demesi… Bütün bunlar, ondaki iç değişikliklerini gösterir. Daha sonra da iman etti. İmanın derecesini, keyfiyetini Allah bilir. Ölünceye kadar İslâm’a karşı herhangi bir muhalefetini bildiğim kadarıyla tarih kaydetmiyor.


İslâm’da insanlar kılıç zoruyla imana zorlanmaz. İman ikrarında bulunup İslâm dairesine girenler, hukuki mükellefiyetlerini yerine getirmeye hukuk çerçevesinde icbar edilirler. Bununla birlikte şu da ilave edilmelidir: Bir hadis-i şerifte, “Bazı insanlar gördüm ki, elleri ayakları bağlı olarak Cennet’e sürükleniyorlardı” buyurulur (manâ böyle, tam lafzen nakledememiş olabilirim). Allahü a’lem bununla şu kastedilmektedir: Babanın evlâdını, öğretmenin öğrenciyi terbiyesi gibi, Müslüman anne-babaların, velilerin çocuklarını, sorumluluğu altında olanları, mürşidlerin, ulemanın insanları İslâm’a girme, onu yaşama noktasında yaptıkları baskılar bazıları hakkında iyi netice verebilir ve bu şekilde İslâm’ı kabullenmiş ve onu yaşayan insanlar ileride onu rızalarıyla yaşayınca da inşallah Cennet’e girerler. Ahiret’te çokları herhalde, “Keşke dünyada kılıç zoruyla da olsa İslâm’ı kabullenseydik!” diye hayıflanacaklardır ama, iş işten geçmiş olacaktır.


İslâm kılıç zoruyla yayıldı veya onunla ilgili olarak hiç baskı yapmayalım gibi günümüzde sıkça dile getirilen sözde düşüncelere pirim vermemek lâzım.


Muhakemat'ın sadeleştirdiniz. Islami düşüncenin inşasında bu eserin işlevini nasıl görüyorsunuz?


Muhakemat, zor anlaşılıyor diyerek Risale-i Nur talebelerince bile maalesef fazla okunmayan bir eser; kanaat-i acizanemce İşârâtü’l-İcaz da aynı gadre mahkûm. Muhakemat, İşaretü’l-İ’caz’a bir anahtar olsun diye kaleme alınmıştır ve Kur’an talebelerinin, İslâm’a bilmek isteyenlerin her zaman ihtiyaç duyacağı bir anahtar eserdir. Malûm, Üstad hazretleri Kur’an’ın i’cazı üzerinde çok durur, hattâ Kur’an’ın i’cazının Kur’an’a kale, o kadar ki âhir zamanda, kendi misyonunda bunun temel olduğunu ifade eder. Dili, belâğati çok iyi bilme, Kur’an dilini çok iyi kavrama, Kur’an’ı anlamada olmazsa olmaz bir yere sahiptir. İşte Muhakemât, bu noktada bize projektör tutan çok önemli bir eserdir.


Türkiye'deki Islami hareketlerin çekirdek kadroyu şartlandırıp, kitleyi şuurlandırması çalışmasını nasıl buluyorsunuz?


Bu soru biraz paradoksal geldi bana. Çekirdek kadro şartlanmış, kitle nasıl şuurlanır? Ama şuurlanma, en azından gözlerini hakikate açma manâsında kullanılırsa doğru olur.


Çekirdek kadroyu şartlandırma iddiasını çok kabûl edemiyorum. Biz, onların yollarına iyice bağlı olmalarını belki böyle görüyoruz. Onlardaki itikadı iltizam zannediyoruz. İltizam, yani taraftarlık taassup doğurur. İtikad, imandır, şuurlu bağlanmadır. Çekirdek kadroda iltizam değil, itikad vardır. İltizam, daha çok bilgisi az, ufku dar, zihnî, kalbî nurlanması (aydınlanmanın bizim anladığımız manâdaki aydınlanmaya ters bir akım olması hasebiyle aydınlanma demek istemedim) gerçekleşmemiş insanlarda olur. Onu itikadla karıştırmamalı; bu gözle baktığımızda Sahâbe’yi de şartlanmış gibi görebiliriz


Meselenin bir de şu yanı var: Her hareket, önce iman-aksiyon dönemini yaşar. Bu dönemde önemli olan, inanıp inanmanın gereğini yerine getirmek, harekete gönül vererek o yolda çalışmaktır. İman, itikad ölçüsünde insan amelde veya aksiyonda bulunur. İnşa dönemi de diyebileceğimiz bu dönemde liderin hakiki mürşid olması önemlidir. Hak teyidine mazhar böyle bir mürşidin etrafında inanmış insanlar inşada bulunur. Bu dönemde felsefeye, düşünce zenginliği diye başka başka düşünce iklimlerine, bilgi mahzenlerine açılma hem inşa edici olması gereken insanlarda teorilerle, nazariyelerle uğraşmaya, dolayısıyla yapılması gerekeni ihmale sebep olur, hem de bunların hasıl edeceği enaniyet ikiliklerin meydana gelmesine, daire içinde lüzumsuz itirazlara kapı açar. Dolayısıyla her dönemin gerektirdiği insanlar, karakterler, bilgi, düşünce seviyeleri, açılımları vardır. İnşa döneminde tam inanma, inanmanın gereklerini yerine getirme, harekete bağlılık ve aksiyon esastır. Bu sebeple, bazılarının bunu tenkit etmelerine de kanmamak lâzım. Böyle bir hareketin inanmış ve aksiyon ehli çekirdek kadrosu, kitleyi – doğruya gözlerini açma manâsında – şuurlandırabilir. Ayrıca, hakikate şartlanmanın herhangi bir mahzuru da yoktur.


Muhammed Hamidullah merhum  Hz. Peygamber’in Savaşları adlı eserinde asr-ı saadetteki savaşlarda insan kaybının az olması üzerinde duruyor. Bunun sebepleri arasında savaşan topluluklarının sayısının az olmasının etkisi yok mudur? Mesela hemen akabinde Iran savaşlarında veya Yermük harbinde yüz binlerce insanın telef olması bu görüşü nakz etmez mi?


Asr-ı Saadet’teki savaşlarda az insanın ölmüş olmasında, evet savaşlara katılanların az sayıda olmasının elbette tesiri vardır. Ama o dönemde çok sayıda da savaş olmuştur. Ayrıca, o dönemdeki savaşların ve onlara katılan askerlerin sayısı ile, özellikle gayr-ı müslim ülkelerdeki savaşları, o savaşlarda yer alan asker sayısını oranlayıp, sonra da Asr-ı Saadet’teki savaşlarda ölenlerle, gayr-ı Müslimlerin savaşlarında ölenleri kıyasladığımızda, yine merhum Hamidullah’ın işaret ettiği gibi, Asr-ı Saadet’teki savaşlarda çok az insanın öldüğünü görürüz. Bunun sebebi de, Müslümanların İslâm’ın koyduğu savaş kuralları çerçevesinde savaştığı, savaşta bile hedefin insanları öldürmek değil, diriltmek olması, savaşın bile yerine göre tebliğ fonksiyonu görmesi, Müslümanların nefisleri, dünyaları adına değil, Allah için savaşmalarıdır. Bir başka sebep de, Müslümanların galibiyetlerinin ve galibiyete giden yoldaki gayretlerinin yoğunluğu, yani düşmanı hemen zayıf düşürme, birden alt etmedeki, dolayısıyla Efendimiz’in komutanlığındaki emsalsiz başarı ve üstünlüktür. Meleklerin de yardımıyla düşmanın savaşamaz hale gelmesini, meleklerin düşman askerlerinin ellerine ve boyunlarına vurmalarını da nazara aldığımızda, konu daha iyi aydınlanır.


Yermük harbinde ve İran savaşlarında da yüz binlerce insan ölmedi. Yermük Savaşı’nda Müslüman asker sayısı 30.000-40.000, karşı taraf 200.000’di. İran savaşlarında, İran’ı fetheden Müslüman asker sayısı bundan daha az idi. İspanya’yı da 11.000 askerin fethetmesi gibi. Müslümanlar Yermuk savaşında sadece 3.000, Kadisiye savaşlarında 7-8.000 civarında şehid verdiler.



Salih Okur

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Pretty Gold Wildflowers Glitters

gazetealemi

11/5/2008 · Kategori: Roportaj

Doğunun Mantık Küpünden Cevaplar

Doğunun Mantık Küpünden Cevaplar












Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın...
TAKDİM
Röportajımızın başlığındaki bu tabir, merhum Necip Fazıl’a ait.1960’lı yılların millet üzerine çöken ümitsizlik ve yılgınlık dumanlarını dağıtmak için vatan sathında Konferanslar serisini başlatan Necip Fazıl, ilk konferansını Erzurum’da verir(İman ve Aksiyon).Ve burada tanışıp hayran kaldığı Mehmed Kırkıncı hocaefendi için bu tabiri kullanır.

1928’de Erzurum’un merkeze bağlı Güllüce köyünde dünyaya gelen Kırkıncı hocaefendi, Mustafa Necati efendi, Hacı Faruk bey, Solakzade Sadık efendi, Ağrılı Nadir efendi gibi şarkın mümtaz alimlerinden okumuş bir alimdir. 1950’lerin başında Risale-i Nur’la tanışır.Ve kıvrak ve cevval zekası ile Risale-i nur deryasından devşirdiği inci mercanlarla bir çok istidadın yetişmesine vesile olur. 1955’te Üstad Bediüzzaman hazretlerini Isparta’da ziyaret eder, duasını alır.

Kırkıncı Hocaefendinin en mümeyyiz bir vasfı en muğlak ve zor meseleleri, verdiği bir misal ve nükte ile tere yağdan kıl çeker gibi çözmesidir. Bunu sohbetlerinden derlenen Hikmet Pırıltıları, Nükteler gibi eserlerinde görmek mümkündür. Sorularımıza verdiği cevaplarda da bu özelliği kendisini göstermiş.

Kendisiyle daha önce vicahi olarak İstanbul’da bir röportaj yapmıştık.Fakat bize verilen sürenin 10-15 dakikayla kısıtlı olması röportajın akışını hatıralara kaydırmıştı. Biz ise kendisiyle ilmi bir sohbet yapmak arzusundaydık. Telefonla bu isteğimizi iletince bizleri kırmadı. Soruları göndermemizi, en kısa zamanda cevaplayacaklarını bildirdi.Biz de Erzurum’da mukim Yusuf Has kardeşimize soruları ilettik.Bayramda cevap-hocamızın selam ve hediyesi ile- geldi. Kendilerine bir kere daha teşekkür ediyor, hürmetlerimizi arz ediyoruz. Salih Okur


Soru: Üstad Bediüzzaman’ın “ Tebe-i nazar muhali mümkün görür” sözünü izah eder misiniz?

Bir şeyin hakikatından ziyade zahirine bakmak tebei nazardır. Mesela, insan güneşin doğup battığını görüyor. Halbuki güneş yerinde müstakar iken, dönen dünyadır. Üstadın bu mevzuda verdiği misal bu hakikatı fevkalade izah etmektedir. İhtiyar bir adam Ramazan hilaline bakarken gözünün üzerine düşen bir kirpiğinin beyaz kılını “ay” olarak hükmetmiş. Allah’ı inkar eden kafirler de bu ihtiyar zat gibi, zahir sebeplere bakıp Allah’ı görememişler; yani akıllarına perde olan sebepler, kafirlerin akıllarının kılı hükmünde olmuştur. Halbuki, akıllarıyla kainata bakıp nizam ve intizamı tefekkür etseler, muhakkak Allah’ın varlığını tasdik ederler.

Soru: Cenab-ı Hakkın tasarrufunda bizzat mübaşereti(maddi teması) olmaması nasıl anlaşılır?

Cenab-ı Hakkın kainatı ve kainat içindeki her şeyi yaratması mübaşeretsizdir. Mesela, insan yazı yazdığında kalem tutarak yazar, bir binayı yaptığında tuğlaları taşır ve yerine koyar, Taksisinin direksiyonunu tutarak sürer. Fakat Cenab-ı Hak mahlukatı yaratmasında mübaşeretsiz halk ve tasarruf eder. O irade eder, irade ettiği şey hemen olur. Cenab-ı Hakk maddeden mücerret olduğundan mübaşerete(maddi temasa) ihtiyacı yoktur. Mesela, güneşin gezegenleri çevirmesi, ve yeryüzündeki canlılarda biiznillah tasarrufu mübaşeretsiz tasarrufa sönük de olsa bir misal olabilir.Aynı şekilde bazı modern binaların giriş kapıları yanaşır yanaşmaz açılır. Yine fezadaki füzeler, yeryüzünden idare edilir. Bu misaller cenab-ı hakkın mübaşeretsiz tasarrufuna noksan da olsa birer örnek olabilir.

Bununla beraber bu hakikat insan aklının ötesindedir. Aklın bu hakikatı kemaliyle idrak etmesi mümkün değildir, ancak iman edilir. Bu misaller bu hakikate ancak birer ayna mesabesinde olabilirler, hakiki ölçü olamazlar.

Soru: İnsanların Allah hakkında en büyük yanılgıları sizce nedir?

İnsanlar, Cenab-ı Hakkın sıfatlarını ve fiillerini kendilerine ve diğer mahlukata kıyas ederek hataya düşerler. Mesela, insanın iradesi cüzi olduğu için birkaç işi bir anda yapamaz. Yazı yazdığı vakitte yemek yiyemez vs. Halbuki Cenab-ı Hakkın iradesi, diğer sıfatları gibi külli ve nihayetsiz olduğu için nihayetsiz birlikte işleri yapar. Felsefenin ukul-u aşere(On akıl) dedikleri sudur meselesinde yanılmaları da bu noktandır. Onlar “Birden ancak bir sudur eder” denişler ve “Allah sadece akl-ı evveli yarattı, akl- evvel de akl-ı saniyi, o da akl-ı salisi yarattı vs. Onuncu akıl da dünyayı idare ediyor” demişlerdir. Halbuki Üstadın dediği gibi “Her birliği bulunan yalnız birden sudur eder. Madem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek zatın icadıdır.” Mesela bir koyun birden fazla kuzu doğurabilir, fakat bir kuzu birden fazla koyundan doğmaz. Yani iki-üç koyun bir kuzu doğuramaz. Aynen bunun gibi bütün kainatı, dünya ve ahireti Allah yaratır. Ama bütün sebepler toplansa, akıl ve şuurları da olsa bir sineğin kanadını bile yapamazlar.

Soru: “Sıkıntının madeni yeisle suizandır,dalalet fikridir, zulümat kalbidir, israf cesedidir” sözünü izah eder misiniz?

Sıkıntının kaynağı ümitsizlik ve suizandır. İnsan bir sıkıntıya, bir darlığa düşünce bundan kurtulamam diye ümidini keser ve sıkıntı devam eder. Mesela, kanserden iyi olamam diyerek umutsuz olunursa hastalık artar, sıkıntı çoğalır. İnsan bir dostuna hüsnüzan yerine suizan ederse, dostunu her hareketi onu rahatsız eder. Yine insan iktiza-ı beşer(insan olması gereği) günah işledikten sonra Allah’a hüsnüzan ile tövbe,istiğfar edip “beni affet” demesi yerine; suizan edip “benim affa liyakatim kalmadı” derse sıkıntı kat kat artar.

Dalaletin fikri olması şu demektir: İnsanlar, gerek batıl inançlara, gerek yanlış felsefi cereyanlara, gerekse sırat-ı müstakimden hep akıllarını yanlış ayrılan firak-ı dalleye(sapık grublara) hep akıllarını yanlış kullanarak girmişlerdir.

Zulümatın kalbi olması da şu manadadır: her bir günah kalp için bir karanlıktır, bir zulümat perdesidir. Bu zulümatın en ilerisi küfür(inkar,dinsizlik) karanlığıdır. Yani kalbin küfür ile perdelenmesi onun zulümatı demektir.

İsraf ise: Yemek,içmek vs ceset uzuvları ile olur. İnsan bütün azaları ile israf edebilir. Gözüyle kötü şeylere bakar, kulağıyla kötü şeyler işitir,yemesinde israf eder vb...Misaller çoğaltılabilir.

Soru: “Şiddetli sevgi ve korku inkara sebep olur” deniyor,izah eder misiniz?

İslam dini her şeye bir ölçü getirdiği gibi, muhabbet ve korkuya da bir ölçü getirmiştir. Mesela bir insan annesini, babasını, hocasını sever, fakat Peygamberimiz(SAV) kadar sevmez. Severse hataya düşer. Peygamberi çok sever, fakat Allah’ı sevdiği kadar sevemez ve ona uluhiyet izafe edemez. Hıristiyanların Hz İsa’yı sevmeleri, bir kısım Alevilerin Hz.Ali’yi ve evlatlarını sevmeleri gibi. Bu durumda da Hz İsa ve Hz. Ali’nin hakiki şahsiyetlerini inkar etmiş olurlar.

Bir insan ibadetini yapmaz ve günahlara girerse ve bu halinde ısrar ederse, cehennemle ilgili tehditleri işittikçe rahatsızlıktan kurtulmak için cehennemi inkar eder. Yani rahat-ı cehennemi bulur ve rahatlıkla günahına devam eder. Yağmurdan kaçarken doluya tutulur; sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.

Soru: İnsanların dinsizliğe düşmelerinin en önemli sebebi sizce nedir?

Peygamber efendimiz(ASM); “Din nasihatten ibarettir” buyurmaktadır. Halbuki bir çok insanlar dine ait hakikatlerden bigane kalıp uzaklaşırlar, dolayısıyla dinin ehemmiyetini idrak edemezler. Yoksa insanlar hususi “kafir olayım” kastıyla dinsizliğe düşmezler. Ancak nefs-i emmarelerine tabi olarak dünyanın gayr-ı meşru zevk ve safalarına dalıp, helal haram demeyip, günahlara girerler; daha sonra küfrün içine düşerler ve daha da çıkamazlar. Üstadın buyurduğu gibi; “Her günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Yani insan günah işleyince günaha alışır, sonra ısrar eder, onu müdafaa eder, doğru olduğunu iddia eder ve dolayısıyla küfre gider. Yani günah işlediğinden dolayı değil, günahı helal itikad edip müdafaa ettiğinden küfre düşer. Bir çok insan da ibadet külfetinden kaçarak dinsizliğe düşer.

Soru: Her şeyin ezelde takdir edilmesi, insan kaderinin önceden yazılması, çoğu insanın aklını kurcalıyor. Bu meseleyi açıklayabilir misiniz?

Bir Müslüman’ın inanması, itikad etmesi, zaruri olan şeylerden biri de kaderdir. Hayır ve şer her şey Allah’ın yaratması ve takdiri iledir. İlm-i İlahi bidayetten intihaya(başlangıçtan sona) kadar her şeyi kuşatmıştır. Mümkinattan hiçbir şeyin O’nun ilminden harice çıkması mümkün değildir. Madem ilm-i ilahi nihayetsizdir., öyle ise herhangi bir insanın istikbalde cüzi iradesiyle ne yapacağını bilir.Mesela, Cenab-ı Hak bir insanın kendi iradesi ile namaz kılacağını bildiği için ezelde öyle takdir etmiştir. Diğer bir insan namaz kılmayı istemediği bildiği için onu da öyle takdir etmiş. Yoksa o kullar hakkında Allah bu şekilde takdir ettiği için, onlar da o fiilleri işlemiş değillerdir. Yani Cenab-ı Hakkın irade-i külliyesi, insanın irede-i cüziyesine taalluk eder. İnsan hangi fiili irade ederse Allah onu yaratır.

Allahu Teala hazretleri insana cüz-i ihtiyarı vermiştir. İnsan kendi irade ve ihtiyarıyla hayrı tercih ederse, Allah hayrı yaratır,şerri tercih ederse şerri yaratır. Allah bu yaratma fiillerinden mesul değildir. Ama kul kesbinden(kazanmasından) mesuldür. Hayır ve şerrin faili insan,fakat yaratıcısı Allah’tır. Onun için insan işlediklerinden tamamen mesuldur. Çünkü, onun yaratması çok hikmetlere binaendir. Mesela, zehir ve bazı zararlı şeyleri bir çok hikmetlere binaen Allahu Teala yaratmıştır. Bir insan zehiri bilerek içse, bundan dolayı kendinden başka kimi mesul tutmak gerekir? Böyle bir insan; “ne yapalım, kader böyle imiş. Allah zehiri yaratmasaydı,ben içmezdim, benim elimde ne var?” diyerek her şeyi kadere yüklemek suretiyle kendini daire-i mesuliyetten kurtarabilir mi? Bu aklen de vicdanen de doğru değildir.Bu mevzunun tafsilatını “Kader Nedir?” kitabımızda görebilirsiniz.

Soru: Kader hakkında konuşmayı nehyeden hadisler var, İslam uleması da yasaklamışlar. Siz ise “Kader Nedir?” adlı bir eser yazdınız?

Kaderin bir çok kısmı vardır. Bazısı insanın cüzi iradesi ile alakası olduğu gibi, diğer bir kısmı sırf Allah’a aittir. Ondan da insan mesul değildir. Mesela, bir insan annesinden kör, topal veya bir azası noksan doğarsa insan bundan mesul değildir. Bu da kaderdir. Ancak “Niçin böyle yaratıldım?” diye itirazda bulunmak hadiste belirtilen yasağın şumülüne girer. Yani irademiz dışında olan hadislere taalluk meselelerle ilgili kader(ızdırari kader) hakkında söz etmek yasaklanmıştır. Zira Allah’ın bu kaderdeki tasarrufunda bir çok hikmetleri vardır; biz bunları bilemeyebiliriz., bunlar ancak ahirette anlaşılacaktır. Mesela, gözü kör olan bir insan, ahirette diyecek; “ Ya Rabbi, sen beni iyi ki dünyada kör yarattın.Ahirette ona bedel bu makamı verdin,gözlerim olsaydı, çok günahlar işleyebilirdim.” Misaller çoğaltılabilir.

Soru: Risale-i Nuru tanımadan önce medresede 15 sene tahsil yapmış bir kişi olarak Risale-i Nur’dan ne derece istifaze ve istifade ettiniz?

Sadece ben değil, medrese ve mektep tahsili gören bir çok hoca ve profesörlerimiz de Risale-i Nur’dan azami derecede istifade ve istifaze ederek fikir ve marifetlerini zenginleştirmişlerdir. Risale-i nurlar bildiğiniz gibi çok farklı bir eserdir. Bediüzzaman Hazretleri bu eserlerle düşünce ve felsefe de yeni bir çığır açmıştır.

Gerek ilm-i kelam ve gerekse felsefede keşfolunmayan hakikatlar Risale-i Nur’da tamamen vuzuha kavuşmuştur. O’nun müellifi olan Bediüzzaman hazretleri ne işrakiyyun,ne meşşaiyyun ve ne de ilm-i kelam ulemasıyla kıyas edilmeyecek kadar farklıdır. Onların erişemediği bir düşünce ufkuna sahiptir.

O ilimde ve fikirde yeni bir çağ açmıştır.Asrımızın maddi ve manevi hastalıklarına çare getirmiştir. Yaralı gönül ve kalpleri tedavi eden hazık bir hekimdir. Küfür ve dalaletin başını ezerek hezimete uğratmışlardır.

Buna delillerden birisi ise dünyanın her tarafından ilim ve fikir adamlarının Bediüzzaman hazretleri ile ilgili sempozyumlara iştirak ve itibar etmeleridir. Diğer bir delil de dalalet ve sefahatın hakim olduğu bu zamanda yolunu şaşıran bir çok gencin sırat-ı müstakime girerek iman ve iffetlerinin kurtulmasıdır.

Bundan anlaşılıyor ki, biiznillah bu sayede istikbal devr-i saadet ve irfan, devr-i huzur ve sulh olacaktır.




Yusuf HAS

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Pretty Gold Wildflowers Glitters

gazetealemi

11/5/2008 · Kategori: Roportaj

Mustafa İSLAMOĞLU ile Röportaj

Mustafa İSLAMOĞLU ile Röportaj






Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın...
-"Rivayet geleneğimizin bize tanıttığı peygamber çok az gerçek çok fazla kurgusal, efsanevi bir varlık" diyorsunuz.Geleneğin bu peygamber yorumunun temel sebebi nedir?

-Bir kez bu soruyu böyle sormadan evvel şöyle bir soru sormak lazım: Bizim bilgiyi edinme ve üretme sistemimiz neden böyle bir kapıyı açık bırakmış? Sorun epistemiktir. Epistemeloji: Bilginin elde edilmesi, üretilmesi, iletilmesiyle ilgili tüm süreçlere verilen addır. Bilgi bilim de denilir. Yani bu öncelikle epistemik bir problemdir. Bu problem İslam'dan mı kaynaklanıyor veya İslam'ın temel referanslarından mı kaynaklanıyor? Hayır, öyle olsaydı yani İslam'ın temel kaynakları, özellikle Kur'an, rivayeti salt rivayet oluşu itibariyle mutlak bir otorite tanısaydı o zaman kendisi bir nas olmasına rağmen, akla referans, düşünceye referans vermezdi. Oysa ki Kur'an'ın kendisi dışında referans verdiği, en çok referans verdiği şey düşüncedir. Hatta bizim için bir numaralı referans olan Kur'an bir başka yere gönderme yapar: "Efela yetedebberune'l Kur'an" (47:24) "Tedebbür etmezler mi?" Bir metni son sözü söylemiş kabul etsek ,neyi tedebbür edeceğiz? O zaman tedebbüre ne gerek var? Eğer sadece uygulayıcıysak, o zaman tedebbüre gerek yoktur. Tedebbür üretmektir, bilgiyi üretmek, geleceğe yönelik bilgiden sonuçlar devşirip tedbir almaya tedebbür denir. Tezekkür de öyle, o da geçmişe yöneliktir, geçmişe yönelik olarak düşünmek ve geçmişten bilgiyi bugüne getirmektir. Onun için zikir hatırlamadır. Taakkul de öyledir. Geçmişle gelecek arasında bilgiyi bağlamak, bağlantı kurmak... Bütün bu süreçlerin hepsine birden tefekkür denir. Tefakkuh; bütün bu süreçlerle elde ettiğimiz bilgiyi bugün, şimdi ve buradamıza taşımak, hayata taşımaktır tefakkuh...

Görüyorsunuz, bunların beşini de Kur'an kullanır. Ve Kur'an düşünmenin, bilgi üretmenin tüm süreçlerini düşünceyle bağlar, bağlantısını kurar. Ve düşünceden müstakil bir bilgi üretme yöntemi yoktur. Onun için, düşünce nassın verdiği referanstır ...

... O zaman aşırı yüceltmeci peygamber tasavvuru nereden kaynaklanıyor? Cahili Arap aklından kaynaklanıyor. Cahili Arap aklında rivayetin otoritesi tartışılmazdır. Onun için mutlaka babalardan rivayet edilmesi gerekir. Ve Kur'an onun için der ki: "Ya onların babaları düşünmüyor, akletmiyor ve doğru yolu bilmiyor idiyselerde mi?" (5:104) Çok önemli. Yani, "Onların babaları doğru yolu bulamamış ve akletmemiş idiyselerde mi babalarını takip edecekler?" anlamında bunu sorar.

Çünkü baba referansı aynı zaman da rivayet referansıdır. O nedenle Kusslar vardı, kaas da denirdi bunlara. Kıssacı demektir, naklederlerdi sürekli. Sözlü bir kültür sürekli nakledilirdi. Ve işte bu naklin mantığı İslam'ın referanslarından sonra da adeta bir tortu biçiminde kaldı. Onun için uydurma müessesi çıktı. İslam'da, hadis biliminde mevzu hadis probleminin çıkışı aslında rivayetin otoritesinden bağımsız anlaşılamaz... Neden? Çünkü her yeni zaman, zemin ve imkanla birlikte birçok yeni problem ortaya çıktı. Bu problemlere çözüm aranırken kimi makul çözümler de üretildi. Fakat üretilen çözümün sunulması için mutlaka bir rivayete ihtiyaç vardı, yani bu çözüm makuldur, makul bir biçimde üretilmiştir diyerek o çözümü insanların istifadesine sunamıyordunuz o akıl gereği. O zaman birileri bunları rivayet formuna dönüştürdü. Bilmem anlatabiliyor muyum? İşte uydurma sistemi bunun için geliştirildi. Modern bir alim "Bu va'z etmedir, bu ihtiyaca binaen yapıldı, başka çareleri de yoktu" diyor. Aslında bence tabii öyle değil. Çareleri vardı. O çare; Kur'an selim aklı referans gösterir. Dolayısıyla Kur'an, aklın koordinatlarını belirler. Ve örnekler verir. Bilgi nasıl üretilir? Kur'an bunun örneğini verir, Kur'an hayattaki her tür soruna cevap vermez; fakat her tür soruna cevap verecek formülleri verir. Siz o formüllerden yola çıkarak bilgiyi üretir elde edersiniz ve dağıtırsınız.

İşte bu noktada Kur'an'ın, bu sistematiğini tabii ki anlayanlar oldu. İşte İmam Azam Ebu Hanife. Ama iki anlayış hep oldu: Bilgiyi tüketen anlayış, bilgiyi üreten anlayış. Bilgiyi tüketen anlayış rivayetin otoritesine sığındı. Bilgiyi üreten anlayış bazen bu otorite karşısında dayanamadı, tutunamadı, geri çekilmek zorunda kaldı. İşte İmam Ebu Hanife'nin yaşadıkları. İşte O'na gelen itirazlar. Mesela: "Hadis bilmemekle", koca koca muhaddisler tarafında"mürcie" olmakla suçlanmak. Bugün herkese söylediğimizde önünü ilikleyecek bir takım isimler tarafından cenazesi kılınamayacak bir insan olmakla suçlanması İmam-ı Azam'ınki. Bu suçlamalara neden hedef olmuştu? Çünkü yaklaşımı bilginin üretilmesine yönelikti. Ve rivayetin otoritesini, mutlak otoritesini kabul etmiyordu. Onun için "hum rical,nahnu rical" diyen O'dur, İmam-ı Azam'dır. "Onlar adamsa, biz de adamız." Bunu O'na dedirten bir itiraz vardı. Aslında bu İmam-ı Azam tarafından, bir cevaptır, hatta kendi üstüne gelen bir saldırıya cevaptır. O nedenle bu iki çizgi de hep yaşadı. Sorduğunuz soru bununla ilgilidir.

-Yani şöyle de düşünebiliriz o zaman; Hanefi mezhebi, bir manada İmam-ı Azam'ın öğretisi, Kur'an'ın sünnetin ruhuna en uygun öğretidir

-Aynen öyledir.

-Sünneti anlarken onun ruhuna, Kur'an'ın ruhuna bakmak lazım.Bunu da İmam-ı Azam en güzel başarmıştır diyebiliriz.

-İmam'la birlikte başaran daha başka imamlar da oldu, fakat İmam-ı Azam'ın,Ebu Hanife'nin yöntemi de gerçekten muhteşem bir yöntemdi. Daha sonra Hanefilerin o yöntemi bırakıp da taklit yöntemini ele almaları dönemini bir tarafa bırakırsak eğer, İmam'ın kendi yöntemi ortada. Mesela o yöntemde kendisine getirilen bir haber sahih senetle nakledilse dahi o haberi sadece senetiyle değil metniyle de değerlendiriyor. Efendim, mesela "Layuktel el-mumin bil kafir", "Bir kafire karşı bir müm'in kısas edilemez, öldürülemez" hadisi sahihtir. Fakat İmam Ebu Hanife Kur'an'daki genel, cana verilen genel önem ve ondan da öte, "Ennen nefse bin nefs"(5:45) Kur'an "Cana can"diyor. Makul olandan yola çıkarak bu hadisin sahih senetle naklediğini bilmesine rağmen almadı, amel etmedi. İlginçtir. Hatta kendisi bazı sahabilerden gelen haberi almazdı. Gerekçesi de şuydu: "Onlar tefakkuh ehli, yani derin düşünce sahibi değiller, naklettiklerinin üzerinde derin düşünmeden naklediyorlar" gerekçesiyle bazı sahabilerden haber almazdı. İsimlerini vermek istemiyorum tabii, çünkü bu ilmi bir mesele... Onun için İmam Ebu Hanife çoğunluğun bazen tersine hüküm vermiştir. O konudaki haber kendisine ulaşmasına rağmen. Neden bu? Bilgiyi üretirken bilginin referansı olarak aynı zamanda tefekkürü, tedebbürü, taakkulu, tefakkuhu almış olması. Yani Kur'an'ın da referans gösterdiği yerlere bakmış olması, dahası demin üzerinde durduğum kavramla konuşacak olursak, rivayetin mutlak otoritesini kabul etmemesi. Anlatabiliyor muyum? Yani makul olanla rivayet karşı karşıya geldiğinde makul olanı görmesi ve alması ve talebelerini de bu minval üzre yetiştirmesi. Bilgiyi üretmeye ne kadar aşık olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: Ebu Yusuf ve İmam Muhammed katip idiler. Halkada not tutarlardı. Bir mesele getirilirdi, tartışılırdı. Tartışılırken herkes kendi görüşünü söylerdi, en sonunda İmam da o meselede kendi görüşünü söylerdi. Ve tartışmanın notlarını düşen, notlarını tutan katip herkesin görüşünü yazar, İmam'ın da görüşünü yazardı. Bugün bize kadar gelen "İmameynin görüşü şu, İmamın görüşü şu" diye hilafsız binlerce meseledeki farklı görüş işte bu cesaret, bu düşünce cesareti, bu düşünsel atak sonucu elde edildi. Yoksa rivayetin otoritesini savunsaydı hangi talebesi hocasının yanında, hocasının görüşüne aykırı bir görüş beyan etmeye cesaret edebilirdi? İşte İmam'ın tavrı buydu. O bilginin üretilmesine azami titizlik gösteriyordu. Kendi görüşünün aksine de olsa...

-İmam Gazali'nin :"Biz peygamberi örnek almakla emrolunduk ona benzemekle değil" İmamın bu sözü muvacehesinde sünnete yaklaşım yolumuzun nasıl olması gerektiğini izah edermisiniz?

-Bir kez ibadet niyete mukarindirdir. Niyetsiz ibadet olmaz. Niyet ibadetin maksadıdır. Dolayısıyla eğer bir insan bir şeyi salim ve sahih bir niyetle yapmışsa şu umulur: "O güzel niyetinin karşılığını bir şekilde görür." diye umulur. Fakat yaptığı gerçekten ibadetse, meşru ise. Anlatabiliyor muyum? Bu durumda ya ibadet diye yaptığını Rasulullah ibadet diye yapmamışsa? İşte bu noktada o meşhur söz akla geliyor... Gazali'ye nispeti meşkuktur; fakat birçok alime nispet edilir. Aslında bu mütearifedir "Umürna biteesi la biteşşebeh ", "Biz Rasulullah'ın yaptığını, yaptığı maksadı gerçekleştirmek için yapmakla emrolunduk." O teessi'yi ancak böyle uzun bir cümleyle tercüme edebiliyorum, çünkü üsveden gelir, örnek almak, örneği aynen üretmek anlamına gelir teessi. "Biz Rasullah'ın yaptığı bir şeyi maksadını gerçekleştirmek için yapmakla emrolunduk.O'na benzemekle değil" Bu çok önemli. Bir formüldür bu aslında, altın bir formül. Bu formülden yola çıkarsak ki, Gazali hem "Elmenhul"de hem "El-Mustasfa"da hem çok güzel örnekler verir. Der ki: "Rasulullah yere oturduğu için yere oturarak yemek sünnet değildir. Eğer öyle olsaydı, Rasullah kan aldırdığı için kan aldırmak sünnet olurdu. Bunu kim diyebilir?"der. "Siz bir sultana uyup bu sultanın otoritesi kabul edin, iktidarını kabul edin, meşru görün diye bir emir verseler, o emre uymak adına o sultanın, bir tebası sultan çorbayı şöyle içiyor diye öyle içmekle "sultanın emrine uyun!" talimatının içine girmiş mi olur?" der. Veya o sultan şiltede yatıyor diye şiltede yatsa o sultana bununla uymuş mu olur? Sultanın egemenliğine bununla uymuş mu olur? Yoksa bu sözle aslında bunların hiçbirinin kastedilmediği mi anlaşılır? Tabii ki kastedilmediği anlaşılır. Gazali "El-Mustasfa"da bu örnekleri veriyor. Dolayısıyla Rasullah'ın yaptığı, söylediği her şey önce bir tasnife tabi tutulmalı. Bu tasnifi tarihimizde ilk defa çaplı bir biçimde gerçekleştiren büyük İslam alimi Kemal İbni Hemmam olmuştur. Meşhur sahihinde İbni Hibban da, Rasullah'ın yaptıklarını ve söylediklerini bazen 110 çeşide ayırmıştır. Baba olarak yaptıkları, koca olarak yaptıkları, Arap olarak yaptıkları, insan olarak yaptıkları, peygamber olarak yaptıkları. Siz Arap olarak yaptıklarını peygamber olarak yaptıklarıyla nasıl aynı görebilirsiniz? Eğer öyle olsaydı gözü koyu kestane diye kestane renk bir lens takmak sünnet olurdu. Bunun sünnet olmadığını birinin söylemesine gerek yok sanırım. Rasullah o bölgede, o coğrafyada yaşadığı için o bölgede giyilen giysileri giydi. Anlatabiliyor muyum? Ve o bölgede yenilen yemekleri yedi. Rasullah'ın karpuz yediğini bilmiyor olmamız karpuz yemenin sünnet olmadığı anlamına ya da Rasullah'ın kabak yediğini biliyor olmamız kabak yemenin sünnet olduğu anlamına hiç gelmez. Rasullah'a patlıcan getirdiler de yemedi mi? Görmedi ki yesin. Patlıcanın kabağa, kabağın patlıcana rüchaniyeti nedir o zaman? Hiç. Bu böyle olsa ne olur? Böyle bir soru sorulabilir: Bir zat teberrüken, "Efendim giymiş ben de giyeyim, Efendim yemiş ben de yiyeyim" dese daha güzel olmaz mı, hoş bir şey olmaz mı? Teberrüken hoş bir şey olabilir; fakat boş bir şey olur. Çünkü bu sadece hoşluğu getirir; ama arka tarafından öyle bir boşluğu getirir ki, asıl büyük şey gözden kaçar. Bununla, bunu kibrit çöpü sayın. Arkadaki ormanı unutur, kibrit çöpünü gözüne dayar, arkadaki ormanın yanışına seyirci kalabilir. Rasullah'ın da kasdı bu değildir zaten. Bu olmadığı için birçok örneği vardır. Sahabe bunu ayırıyor. Rasullah'ın her yaptığı sünnet değildir anlayışını sahabe biliyor aslında. Sahabenin içinden bir iki kişi de bu çizgi var gerçi, Resulullahın her yaptığı sünnettir görüşü....

-İbni Ömer çizgisi.

-Evet İbni Ömer çizgisi. Ama o çizgiye en çok karşı çıkan babası başta. Babası Hz. Ömer. Mesela İbn-i Ömer Ebdah mevkiine geliyor, Ebdah mevkiinde Rasullah hayvanının başını çevirdi diye değnekle başlıyor hayvanın başını değirmen gibi çevirmeye. "Niye öyle yapıyorsun?" diyorlar İbni Ömer'e."Rasulullah burada böyle çevirmişti." cevabını veriyor. Bu sünnet falan değil. Bir sebebi vardır çevirmiştir. Fakat bu bir anlayış. Bu anlayış az da olsa o zaman da vardı... Rasullah hayattayken bu anlayışa izin vermedi....

-Vefatından sonra...

-Vefatından sonra zaten. Vefatından sonra çıktı bu anlayış. Hz. Aişe de şiddetle karşı çıktı buna, bu anlayışa. Çünkü bu anlayış öbür taraftan eylemin maksadını götürüyor, maksadını unutturuyor. İbni Abbas'a, "Rasullah ızdıba ve hervele yaptı,doğru mu?"diyorlar. Tavaf esnasında yani omuzunu açtı ve hızlı koştu ilk üç tavafta. "Evet yaptı,doğru." diyor. Soruyu soran:

"Bu sünnetmiş doğru mu?" deyince İbn-i Abbas şu cevabı veriyor: "Ama sünnet olduğu yalan " Yaptı; ama sünnet değil. Yaptı çünkü o zaman "Rasullah ve ashabı açlıktan kırılıyorlar, zayıf düştüler" diye söylenti çıkmıştı. Kaza umresinde Rasullah açlıktan zayıf düşmediğini göstermek için bunu yaptı. "Yani yaptı; ama sünnet değil diyor" Şimdi, amaca mebni yaptı. O amaç, eğer hala o problem öyle varsa öyle bir problemde yine yapabilirsiniz; ama amaca mebni yaptı.. Rasullah binekle say etmiş, doğru mu?", "Doğru.", "Sünnet mi?", "Hayır değil." Çünkü Rasullah sesini kalabalığa duyurmak için bineğe bindi. Bu çok önemli, Sahabe bunu ayırıyor, İbni Abbas gibi "tercümanül Kur'an" diye bilinen bir zat bunu ayırıyor. Hz. Ömer'in, dibinde sahabenin Rasullah'a beyat ettikleri, beyat tazeledikleri Rıdvan ağacını kökünden söktürdüğü müsellem bir gerçektir. Niçin? Artık orada iki rekat namaz kılmanın adet olduğunu görünce Hz.Ömer "Ne oluyor?Yahudileşiyor musunuz?" diye söktürüyor. Bu çok ilginç. Onun için, işte asıl anlayış Ömeri anlayış, Hz.Ömer'in bu anlayışı. Bu anlayış sayesinde İranın bazı toprakları, ilk defa Bahreyn'deki komutan tarafından fethedildiğinde, Hz. Ömer "Eyvah!"diyordu. Niye eyvah dediğini soranlara şu cevabı verdi "Bu insanlara İslam'ı nasıl öğreteceğiz?" Amr bin As'a "Eğer bu mektubu aldığında Mısır'a girmemişsen geri dön!" diye emir verişi de bu yüzdendir; ama Amr bin As bu talimatın geldiğini bildiği için mektubu kasden açmadı girmeden. Girdikten sonra açtı. Yine endişesi buydu Hz.Ömer'in. İşte maksada bakmak. Yoksa toprağa bakardı. Gönül fethine baktı, yürek fethine baktı, toprak fethine değil...

-Hocam,"İnkarcının elindeki en büyük silah dinin mitolojik unsurlarıdır." diyorsunuz.Bu sözü biraz açarmısınız?

-Sizce de öyle değil mi? Şu günümüzde güzel İslam'ından ve imanından olmuş birçok akıllı insanın aslında problemi bu değil mi? Aslında günümüzdeki Türkiye'de "Ben ateistim, ben dinsizim." diyen birçok insanın inkar ettiği şey, Allah'ın dini değil, mitolojik İslam değil mi? Peki bu insana Allah'ın dini gerçekten anlatılsa hala böyle, "Ben atestim"diyebilir mi? Ben bir çoğunun demeyeceğini düşünüyorum. Onun için onlar hakkında tevakkuf ediyorum, duruyorum. Ve bu ülkede İslam, İslam'ın düşmanları tarafından değil de, dostları tarafından, İslam'ın cahilleri tarafından değil de alimleri tarafından gerçekten olduğu gibi aktarılıncaya kadar kimse hakkında hüküm vermiyorum. Onun için bu aslında açılmayacak kadar bedihi bir gerçek. Açılmaya ihtiyaç yok. Çünkü o kadar açık ki bu ülkede. Mitoloji hakikat karşısında güneş görmüş kar gibi erir. Bir inanç mitolojiye dayanıyorsa eğer unutmayınız o inanca mitolojinin arkasına gelen kafalar gelir, akıl sahipleri değil. Ve mitolojinin arkasına düşenler de genelde bir toplumda akıl düzeyi en düşük olanlardır. İslamsa, tüm dünya toplumları içerisinde akıldanelere hitap eder, aklı yüksek seviyede olanlara. Daha doğrusu ilk muhatabı onlardır. Onun için Rasullah "İki Ömer'den birini" diyordu, onun için Kur'an döner döner, "Hala düşünmeyecek misiniz?Hala akletmeyecek misiniz?Ne kadar da az aklediyorsunuz,ne kadar da az düşünüyorlar." diye itham eder. Bu İslam'ın hitap ettiği muhatapları arasında akletme melekesini öldürmemiş olanları muhatap almasından dolayıdır. Onun için delileri teklif ile yükümlü tutmaz İslam. Bu önemlidir. İşte burdan yola çıkarak siz mitolojik bir din anlayışının aslında o dine hiçbir şey katmadığını; fakat o dinden çok şey götürdüğünü görürsünüz, hele bu din kitaplı bir dinse, hele bu din kitabı tahrif edilmemiş bir dinse. Çünkü bir şeyi mitoloji haline dönüştürmek aslında otantik kaynağının kaybolduğu zehabı uyandırır muhatabında. Bu böyledir. Oysa ki İslam bu konuda alnı açık inanç öğretisidir. En alnı açık, hesabını en kolay verebilecek dünyadaki tek inanç sistemi İslam'dır. Son vahiydir bu konuda. Çünkü otantik bir biçimde geldiği gibi korunmuştur. Geldiği gibi korunan bir vahyin mitolojiye ne ihtiyacı olabilir? Mitoloji açıkları doldurmak için kullanılan bir stepnedir. İslam'ın su alan deliği yoktur ki stepneye ihtiyacı olsun. İslam'ın tekeri patlak değildir.

-Tabii;ama kitabınızda dediğiniz gibi kaç asırdır o mitolojik görüş bütün İslam dünyasını kapsamış maalesef. ve İslam güneşinin tabiri caizse bulutların arkasından görünmemesine sebep olmuş...

-Ve hepsinden öte,buna hemen ekleyelim. Neden Peygamberimiz'i hatırlatacak insanlar caddelerimizde gezmiyor? Hepimiz iman ettik Rasulullah'a. Fakat neden, neden Onun(sav) hayatını kendi şimdi ve buradamıza taşımakta zorlanıyoruz? Dahası böyle bir derdimiz yok... Neden birbuçuk milyar müntesibi olan bir peygamber, birbuçuk milyarın milyarda biri dahi üretilmez, milyonda biri üretilmez, yüzbinde biri üretilmez, onbinde biri üretilemez? Üretilemeyecekse eğer Allah neden örnek göstersin, söyler misiniz? Allah'ın örnek göstermesinde bir problem yoksa ki-ki biz müslümanız,iman ettik olmadığına-o zaman bizde problem. O problem ne? Peygamber, hayat, Allah, insan ve kainat doğru anlaşılsın diye gelir. Fakat varlığı doğru anlaşılmayı temin için gönderilmiş bir peygamberin kendisi yanlış anlaşılmaya konu olunca ne olur? İşte manzara budur. Gönderiliş gayesi doğru anlamayı temin olan peygamberin kendisi yanlış anlamanın konusu oldu. Sonucunda gönderiliş gayesi bizde tecelli etmedi. O vazifesini yaptı. 1400 yil sonra gelmiş bir şahit olarak, eğer şehadetimin bir değeri varsa ben şahidim. Efendim görevini yaptı. Ama ben görevimi yaptım mı? Ben O'nun örnekliğini çağa taşıdım ve ürettim mi? Üretemedimse sebebi nedir? İşte bu Üç Muhammed adlı çalışmamızın temel çıkış noktasıdır...

-Efendim bize böyle nefis bir sohbeti bahş eylediğinizden ötürü çok teşekkür ederiz...

-Ben teşekkür ederim...


Salih Okur

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Pretty Gold Wildflowers Glitters

gazetealemi

11/5/2008 · Kategori: Roportaj

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ İLE RÖPORTAJ–2


ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ İLE RÖPORTAJ–2












Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın...

Şahin hocamızla mülakatımızın bu ikinci kısmında, kendisinin yakın arkadaşı Fethullah Gülen Hocaefendi ile anılarını ve bir de medrese günlerini konuştuk.


Hocam, Hocaefendi ile ilgili anılarınızı rica edebilir miyiz? Hocaefendi Küçük Dünyam adlı hatıratında(Gazete’de neşredilen kısım-Küçük Dünyam–2) 1972’lerde Akhisar’da misafiriniz olduğunu belirtip, şöyle diyor: “Bir gece Bursa’ya gitmek üzere bilet aldım. Ancak daha sonra arabada kararımı değiştirerek Akhisar’a Şahin Hocaefendi’nin yanına gittim. Hiç unutamayacağım; beni çok iyi karşıladı ve bana çok iyi baktı. Gündüzleri beraber oturup sohbet ediyor, geceleri de o gidiyor, ben de müdür odasında kalıyordum. Giderken yanımda Tirmizi’nin El câmi’us Sahihini de götürmüştüm. Ve onu orada kaldığım bir haftalık süre içinde bitirmiştim. Şahin Hocaefendi’nin ikliminde çok bereket vardı. Ara-sıra da olsa beraberce dışarıya çıkıp biraz dolaşıyorduk.”


—Hocaefendiden ben iki yaş yaşlıyım. 1950’de Erzurum’a Arapça okumaya geldim. 1953’ün eylülünde Erzurum’dan ayrıldım. Ondan sonra, Erzurum’a gittiğimde, günü birlik hocalarımı ziyaret ederdik. Hocaefendi ben ayrıldıktan sonra Erzurum’a gelmiş. Dolayısıyla Hocaefendi ile tanışmamız İzmir’e gelişinden sonra başlıyor.


Hocaefendi Edirne’de görevliyken orada müftü olan-Allah Rahmet eylesin- Yaşar Tunagür Hocaefendi İzmir’e merkez vaizi olarak gelmişti. Sonra İbrahim Elmalı Hocaefendi Diyanet İşleri Başkanı olunca, Yaşar Tunagür Hocaefendi de Diyanet başkan yardımcısı oldu. Böyle olunca da, kendi yerine Hocaefendiyi merkez vaizi olarak getirdi.


Fethullah Hocaefendi o sırada Kestanepazarında kalıyordu. Ben ara sıra, fırsat buldukça ziyaretine gidiyordum. O, meşgalelerinden dolayı pek gelemiyordu.


71 Muhtırasından sonra İzmir’de bir semtte kalıyordu. Kestanepazarından zannedersem ayrılmıştı. Tavanı düşük bir eşik varmış. Kafasını kaldırırken oraya vurmuş, rahatsız olmuş, o rahatsızlık da bir hayli uzamıştı. Muhtıranın da sıkıntıları vardı. O sırada Akhisar’a teşrif etti. Beş-on gün misafirimiz oldu.


Daha sonra da değişik zaman ve zeminde ziyaret ediyorduk, görüşüp, konuşuyorduk. Seksen harekâtı sonrasında bir müddet Türkiye’yi gezdi, o zamanda ara sıra uğrardı. Allah razı olsun,gayret sahibi, ufku geniş bir insan..


Geçen sene bir Amerika’ya gidelim, hasret giderelim dedik. Fakat Amerika vize vermedi, herhalde sakalımızdan kaynaklanıyor. Bu vakfın başkanı olduğuma dair bütün evrakı götürdüm, ama vermediler. Yapacağım bir şey kalmadı.


Geçen kış buradan 3–4 arkadaş ziyaretine gittiler, selam gönderdim, halini hatırını sordurdum. Arkadaşlara; “Türkiye’ye gelirsem, dördüncü ziyaret edeceğim kişi Şahin Hoca olur” demiş. Bizim Hocaefendiye hediye edeceğimiz bir şeyimiz yok, ama sağ olsun, o üç doksan dokuzluk bir tesbih göndermiş.


Her gün dua ediyoruz, duasını da bekliyoruz. Allah hizmetini daim etsin. Elhamdülillah Türkiye’ye, insanlığa büyük hizmetler etti. Bunu görmemezlik nankörlük olur.


Meyveli ağaç taşlanır. Fakat bu kadar yersiz taş atmanın da anlamı yok. Bazıları bana göre kıskançlığından taş atıyor. Hâlbuki işin samimiyeti, ihlâsı, sadakati, kim İslam’a Kur’an’a hizmet ederse, bir insanın istifadesi kimin tarafından olursa, ona taraftar olmayı gerektirir.


Elhamdülillah bu gün dünyanın dört bir yanında okullarıyla, yurtlarıyla, dershaneleriyle büyük bir açığı kapadı. Şimdi imkânları daha da genişledi. Büyük hizmet ediyorlar, dua ediyorum ben. Onun kalbi rakiktir.  İnşallah o da bizi duadan unutmuyordur, dua ediyordur. Cenab-ı Hak afiyet versin. İnşallah Türkiye’ye gelme zemini de müsait olur, gelir, teşrif eder. Tekrar görüşürüz inşallah öyle ümit ediyorum.


—Hocam biraz da ilim tahsiliniz, hocalarınız konusunda hatıralarınızı rica etsek?


—Hocalarıma rahmet vesilesi olur diye ve son dönem Osmanlı medreselerindeki ilmi seviye işaret etmek için kısaca bahsedeyim;


1936 doğumluyum. Benim anne tarafım hep hoca. Yani hocazadeyim. Dolayısı ile hafızlık yapmaya heveslendim. 1945’te köyde, babamdan Kur’an-ı Kerim öğrendim. Babam iyi Kur’an-ı Kerim okurdu. O zaman başka türlü Kur’an öğrenme şansı da yoktu.


Kısa bir süre sonra hafızlığa başladım. 3–4 sene sürdü, şartların zorluğundan. Hâlbuki bir senede hafız olunabilir. Babam hafızlığım için büyük gayret gösterdi. Ama ders çalışma zemini yoktu. Hoca bağ bahçeye gider, ben de peşinden giderim, orada ders verir. Kışın hayvanlara bakar, ben giderim, orada ahırda ders okuruz.


Hafız olduktan sonra, ben Arapçanın önemine dair bir şey bilmiyordum. Yalnız bizim köyden İstanbul’a talim, tecvit okumak için giden arkadaşlar vardı. Onlar çok güzel Kur’an-ı Kerim okurlardı. Onlardan etkilenerek; “Ben İstanbul’a, talim, tecvit okumak için gideceğim” diye annemi sıkıştırdım. Babama bir şey söyleyemiyorum.


Babam Osmanlı tipi bir zat. İstanbul’a beni göndermeye cesaret edemedi. Erzurum’da eşi dostu varmış. Beni Erzurum’da Arapça okutmaya götürdü 1950 senesinin Eylülünde. Erzurum’da bir kişinin kalacağı yer yoktu. Böyle yurt, medrese yok. Kurşunlu medreseleri var, ufak ufak yerlerdi oralar da, birkaç kişi kalıyor.


Bizim köyden biri vardı, onların evinde kaldım. Babam ihtiyaçlarımı getirirdi, mali durumu müsaitti. O aile benim okumamı sağladılar. Babamdan önce onlara dua ediyorum. Benim bir dua silsilem var, orada dâhiller.


Erzurum’da o sırada ders okutan başlıca üç büyük hoca vardı:


Sadık Efendi


Sakıp Efendi


Faruk Efendi


Sakıp Efendi o zaman geçici vaizdi. Yetim hoca medresesinde okutuyordu. Ben Sarf- Nahiv yani Kafiyeyi bir yıl onun talebesi olan Molla Sıddık Efendiden okudum.


Erzurum’da Gez mahallesinde kalıyordum. Onun bulunduğu camiye evden tam 25 dakika çekiyordu. Kışın dizde kar, bende biraz rahatsızlık vardı, ağzımı yüzümü gözümü sarar, öylece derse giderdim. İkincisi sene Cami okuduk. Cami’yi Sakıp Efendiden okuduk. Onun yeri de Gürcü Kapıdaki Yetim Hoca medresesi idi. Aslında Erzurum’da ders tarzı çok güzeldi. Sakıp Efendi çok ciddi ders okuturdu. Bir de kendisinden Mebarik adlı bir hadis kitabı okuduk.


Tabii evde olmanın bazı sıkıntıları var, burada anlatmam zor. Bazı sebeplerden dolayı artık o evde kalmam uygun olmazdı, ayrılmak zorunda kaldım. Ayrılıp Erzurum’da başka bir yere geçmek- nasıl bir telakki ise- mümkün olmadı.


Ondan sonra İstanbul’a gittim. İstanbul’da Erzurum’daki ders havası yoktu. Hüsrev Efendi(Bu Hüsrev Efendi, Bediüzzaman’ın talebesi Hüsrev Altınbaşak değil, Fatih Dersiamlarından Hüsrev Aydınlar Efendidir.)nin talebelerinden Salih Efendi vardı, Halim Efendi, sonra Yaşar Tunagür Hocaefendi..  


—Salih Efendi dediğiniz Salih Tanrıbuyruğu mu?


— Yok, hayır. Salih Efendi, Fatih merkez vaizlerinden Gönenli bir zattı. O Katru’n Neda okutuyordu. Ondan Katru’n Neda okudum. Kitap da yoktu. Arkadaşlardan yazarak okudum.(Not:Bu zatın soyadının Şeref olduğunu öğrendik.) 


Ayrıca Çolak Mehmet Efendi vardı, Fatih merkez vaizlerinden. Çok ciddi vaaz ederdi. Beni de ciddi vaazlar sarıyordu, latifeli vaazlar sarmıyordu. Onun vaazlarını severdim, Allah rahmet eylesin. Arkadaşlar ondan Kafiye okuyorlardı, benden gerideydiler. Ben Cami okumuştum, Onun için ben de sadece dinliyordum.


Halim Efendi, İmam Nevevi’nin Ezkar’ını okutuyordu. O zaman Vatan Caddesi lahanalıktı.  Guraba hastanesinin oradan, lahanalıklardan geçer, karşıda bir cami var, o camide El Ezkar’ı okurduk.


İstanbul’da Erzurum’daki ders havasını yakalayamadık.


Erzurum’daki hocalar ayarında İstanbul’da hoca yoktu. Ben tekrar zannediyorum 54’de Erzurum’a döndüm. Erzurum’da müftü vekili-nâib derlerdi o zaman- Osman Bektaş Hocaefendi vardı. Osman Bektaş Efendiden hem Telhis okudum, hem de İlm-i Münazara. Fakat Erzurum’un soğuğundan kaçmıştım, tekrar soğuğuna yakalandım. Baktım dayanamayacağım, tekrar köye gittim. Köyde bir kış kaldım. Orada hem vaaz ettim, hem de köyün gençlerine Talim-tecvid okuttum. Bir kış öyle köyde geçti. Baktım olmayacak tekrar İstanbul’a döndüm. İstanbul’da ne kalacak yer vardı, ne de okuyabileceğim hoca.


—Gönenli Mehmet Efendi yok muydu?


Gönenli Mehmet Efendi gelene gidene destek olur, imkân sağlar, ders okutmazdı. Zaten Gönenli Mehmet Efendinin fazla Arapça bildiğini de zannetmiyorum.


-Süleyman Hilmi Efendi..


—İlk İstanbul’a gittiğim zaman, Süleyman Efendi Vefa’daki Üç Tekne camiinde Mantık okutuyordu. On beş gün ona iştirak ettim. Neyse ben böyle hoca ararken, bir imam arkadaşın vesilesi Bediüzzaman’ın eski arkadaşlarından Ermenekli Saffet Efendi’yi buldum.


Saffet Efendi aslen Konya Ermenekli.. Konya’da okumuş.  İstanbul’da dersiam imtihanlarına gelmiş. Elmalılı Hamdi Efendi ile beraber de Ruus imtihanlarına girmiş(yani dersiam olabilme imtihanları) İmtihanlarda muvaffak olarak Beyazıt medresesinde dersiam olmuş.


Hocaefendi tevhid-i tedrisattan sonra tamamıyla uzaklaşmış. Anlatırdı, “Ben Beylerbeyinde çocukları toplayıp Kur’an öğretirdim” Koskoca dersiam..


O kadar ara vermesine rağmen usul-i fıkıh okutuyordu.  Ondan iki yıl usul-i fıkıh okudum(Molla Hüsrev- Mirat ve Mirkat). Aynı zaman da, Telhis’in şerhi olan Sadeddin-i Teftazani’nin Meani’sini bir yıl okuduk. Bu üç yıl(1956’dan 59’a) bu şekilde Saffet Efendinin rahle-i tedrisinde geçti. Usul-i fıkıh okurken üç saat kitapları önüme koyar, çalışırdım. Hatırlıyorum, bir yerde çok zorlandım, çıkaramadım. Şerhlere baktım. Gayet uzun bir süreden sonra meseleyi anladım. Anlayınca sevinçten oturduğum yerden yukarı fırladım. Okuduğum dersi ertesi gün talebeye anlatacak şekilde kavramazsam uyumazdım.


Usul-i fıkıh okurken bazen arkadaşlarımdan Osman Hoca ile biz beraber olur, Saffet efendi tek kalırdı. Bazen ben Hocaefendi ile bir olur, Osman tek kalırdı. Bazen ikisi beraber olur, ben tek kalırdım. Çok ciddi bir ilmi mücadele, mübahase olurdu.


59’da Hocaefendi derse çıkamadı. Bizden bir kademe geride talebeleri vardı. O kış o talebelere Telhis’i Hocaefendi yerine ben okuttum. Bu arada İstanbul’da değişik zatlardan da istifade ettim. Mesela Eminönü Müftüsü Bekir Haki Efendi vardı. Kendisi Hadis’e hâkimdi. Buhari’yi okur, anlamadığım yerleri ona sorardım.


Gönenli Mehmet Efendi vardı. İstanbul’a gelip, okuma şansını ancak onun desteği ile kazanan bir sürü vatan evladı var. 50 kuruş o zaman harçlık verir, onunla çay içer ekmeğe yağ sürer, böylece geçinip giderler.


Camilerin etrafındaki medreseler işgal edilmiş perişan halde. Cüz’i bir tamirle orada kalırlar. Sobası yok, bir şeyi yok, öyle mahrumiyet içinde okurlardı.


Ahmed Davudoğlu’ndan bir arkadaş Usul-i Fıkıh okuyordu. Bir derslerine iştirak ettim, çok güzeldi.


Ermenekli Saffet Efendi çok halim selimdi, aynı zamanda sohbetine doyum olmazdı. Erzurum’da çok ciddi ders okutulurdu.


—Hocalar latife yapmazdı yani..


—Evet. Ama burada Hocaefendi ara sıra İstanbul’da o yakın tarihte geçen hadiseleri anlatırdı.


—Üstad’dan bahsetti mi hocam?


Üstad’dan çok fazla bahis olmadı. Saffet Efendi, Mustafa Sabri Efendinin hayranı idi.


Saffet Efendi ile Şemsiye’yi okuduk.o kadar ara vermesine rağmen..Yine de derse çalışarak gelirdi. İlm-i Aruz’u çok güzel bilirdi. Saffet Efendinin bana karşı bir iltifatı vardı. Birisi ziyarete gelmişti de, ona beni göstererek; “Benim Konya’dan geldiğim zamanki gibi” diye iltifat etmişti.


Bir de derdi ki; “Konya’dan İstanbul’a geldiğim zaman ilimden bir gömleğim vardı, o da gitti.”


Ben de diyorum ki “Akhisar’a geldiğim zaman ilimden bir fistanım vardı Akhisar’da ilim de kalmadı, fistan da kalmadı.”


Efendim, bu inşaatların bütünü benim elimden geçti. Bunların ustasını bulacağım, parasını bulacağım,işi takip edeceğim..Kader-şükür- böyle hükmetti.


Aslında benim buraya geliş gayem Arapça okutmaktı. Çünkü Saffet Efendiden aldığım telkin ile derdim ki, Bu dinin dili Arapça- o zaman bu kadar tercüme eser de yoktu-bu dili öğrenmeden, bu Arapça kaynaklardan istifade edilemez. Onun için idealim Arapça okutmaktı. Onun için buraya geldim. Öyle başladık buraya kadar geldik.


Benim başkasına görev verip görevlendirme istidadım çok zayıftır. Bende şahsi teşebbüs mevzu bahistir. Başkasına yaptıramadığım şeyi kendim yaparım. Dolayısı ile de bu işler hep üzerime kaldı.


Bizim hoca arkadaşlardan, Hocaefendi ve ekibi zaten bunları yapıyorlar. Kırkıncı Hocaefendi bu inşaatların adını bile bilmez. Ben icabında çatı yaparım, farklı tarafım var yani..(gülümsüyor) İstihdam-ı İlahi.. Çok şükür bugünlere getirdi. Bugünleri hayal bile edemezdik.


Saffet Efendi “Sakın müftü olmayasın” diye tembihatı vardı. Benim de müftü olmak kabiliyetim zaten yoktu. Yani öyle idarecilik vasfım yok.


1962’de Akhisar’a geldim. Babam da burada ev ve tarla aldı, buraya yerleştik. Arapça okutmaya başladık.


Daha sonra hafız yetiştirmeye ağırlık vermeye başladık. İlk köşedeki binayı 76’da yaptık. 76’ya kadar günlük ihtiyaçları karşılayacak paramız yoktu. 76’da bu lojmanları yaptık. 80-81’de bu binayı, erkek Kur’an Kursu binasını, 84’de arkadaki kız dershanesini ve oradaki lojmanları yaptık. 89’da Cami’yi yıkıp yeniden yaptık. 92–93 arası Kız Kur’an kursunu yaptık. 96-97’de Araştırma Merkezini açtık.  


99’da Kız yurdunu ve okulu(Özel Yüksel Koleji) açtık. Şimdi de İlmi Araştırma Merkezini bitiriyoruz. Akhisar’daki binalarımız kapalı alan olarak 24 bin metrekaredir.


—Hocam, şimdiye kadar Hilaliye Kurslarından kaç hafız yetişmiştir?


Erkek olarak zannediyorum 1600–1700’e yakın. 500–600 de kız. Eskiden senede 4–5 kişiydi. Bu binaları yapınca yükseldi. Ayrıca Uşak’ta Kur’an kursumuz var. Konya Ereğli’de bu binanın aynısı bir binamız var. Manisa ve Çanakkale’de birer şubemiz var. Orada dairelerimiz var. Burada 42 tane dairemiz var. 80 dönüm de yerimiz var. Traktörlerimiz var. Ziraat yapıyoruz. 60 dönüm Zeytinliğimiz var. Böylece okul var, yurt var, kurs var. Bu günlere geldik böylece..


Not: Şahin Hocaefendinin hizmetlerini anlatan, Zaman’daki bir yazı için aşağıdaki linki tıklayabilirsiniz:


www.zaman.com.tr/?bl=ailem&alt=kapak&trh=20050805&hn=177496

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Pretty Gold Wildflowers Glitters

gazetealemi

11/5/2008 · Kategori: Roportaj

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ İLE RÖPORTAJ–1

ŞAHİN YILMAZ HOCAEFENDİ İLE RÖPORTAJ–1









Büyük resmi görmek için resmin üzerine tıklayın...

Şahin Yılmaz Hocaefendi ülkemizde daha çok Hilaliye Kur’an Kursları ve yetiştirdiği yüzlerce hafızla tanındı. Hocamız yerinde duramayan bir aksiyon insanı. 70 yaşında hep genç kalabilmiş bir bahtiyar. Aslen Erzurumlu olmasına rağmen “Akhisarlı Şahin Hoca” diye tanınıyor. Zira Manisa’nın bu ilçesinde 40 senedir kırk dakika boş geçirmeden hizmet ediyor.


Hilaliye Eğitim Vakfı, erkek-kız Kur’an Kurslarının yanında, hafızların ücretsiz okuduğu bir de kolej(Yüksel Koleji) açmış. Bu sene Akhisar birincisi,üçüncüsü ve yedincisi bu liseden çıkmış. Ne güzel değil mi?


Şimdi hocamız, lisede okuyan hafızların İngilizce ve Arapçayı dört senede güzelce öğrenmelerini temin için bir İlmi araştırmalar merkezi açıyor,önündeki hedefler ise kreşler ve üniversite açmak..


Hocaefendiyi kısaca tanıtacak olursak, 1936’da Erzurum İspir’de dünyaya teşrif eder. Köyünde hafızlığını tamamladıktan sonra, 1950’de Erzurum’a Arapça tahsiline gelir. Buradaki hocaları; emekli Müftülerden Sakıp Danışman Efendi, Erzurum Müftü Vekili, aynı zamanda Fethullah Gülen Hocaefendinin de hocalarından olan Osman Bektaş Efendi, Aşağımumcu Camii İmam Hatibi Muhammed Sıddık Efendi’dir.


1953’de şartlar gereği İstanbul’a gelen hocaefendi, burada değişik hocalardan okur. Ama bunların içinde en önemlisi meşhur Ermenekli Saffet Efendi’dir.


Hocazade olan Şahin Yılmaz’ın ideali, Kur’an’ın lisanı olan Arapçayı öğretip, bununla İslam’a hizmet edebilmektir. 1959 da asker olur, 1961’in Haziran ayında terhis olup köyüne döner. İmam Hatip Lisesi’nin 1. Devre imtihanlarına hazırlanır. 1962’de imtihanları bitirerek, 16 Eylül 1962’ de daha önceden Ramazan vaizi olarak gittiği Akhisar’a gelir.


Burada çok sevilir, Akhisar eşrafının çabaları ile Hilaliye Eğitim Vakfını kurar ve hafız yetiştirmeye başlar. Bu eğitim kurumlarından bugüne kadar binlerce hafız mezun olmuş ve hocamız “Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir” müjdesine mazhar olmuştur.(geniş bilgi için: http://www.hilaliye.com)


Biz kendisi ile Risale-i Nur etrafındaki sorulardan başlayıp, medrese yılları hatıralarına uzanan bir seyahat yaptık. Konuları tatlı tatlı sunuşuna doğrusu hayran kaldım. Tabii siz sadece metni okuyacaksınız. Ama dilerseniz Hocamızın sohbetlerini Dost TV’den de takip edebilirsiniz.


Mülakatımızın ilk kısmını istifadenize arz ederken Şahin Yılmaz Hocaefendiye bir kere daha teşekkürü bir borç biliyorum.          


Soru: Risale-i Nur ile Kelam ilmi kitapları arasındaki fark nedir?


Bu sual gerektiği biçimde cevaplanmalı. Verilecek cevaplara da önyargısız kulak verilmeli. Risale-i Nur’un diğer eserlerden, bilhassa kendi sahası olan ilm-i Kelam’dan farkını mukayese imkânına sahibim. Benim Risale-i Nur’dan istifademde şanslı taraflarımdan birisi de bu.


Ben medrese hocasıyım. Osmanlının son âlimlerinden istifade ettim. Ve benim medresede saham da ilm-i kelamdı. Yani istidat ve kabiliyetimin müsait olduğu zaman ve zemin orasıydı. Dolayısıyla, ilm-i kelamla ilgili medreselerde okutulan ilimlerin, o konudaki eserlerin tamamını okuduğum gibi, şerhlere ve bu konuda diğer kitaplara da müracaatta bulundum.


Bu çok geniş bir mevzu.. Mukayese yapabilmemiz için, önce ilm-i kelamın marifetullahla, yani Allah’ın varlığını bilme ile ilgili delillerini, sonra Risale-i Nur’un delillerini ortaya koyalım.


Ben önce ilm-i kelamın marifetullah konusundaki delilleri hakkında kısa bir bilgi vereyim. İlm-i kelamın bu konudaki görüşleri bu zamanın insanını pek tatmin etmez. Zaten anlaşılması da zordur. Delil davadan daha muğlâktır. Bu tabirlerin çoğunu halk anlamaz, ancak işin erbabı anlar.


Hâlbuki delil davadan daha açık olmalı ki, davayı ispat etsin. İlm-i kelamın Allah’ın varlığı konusundaki dedikleri kısaca şöyledir; Bu mevcudat hâdistir, sonradan yaratılmıştır. Sonradan yaratılmış bir şeyin bir yaratıcısının olması lazım gelir. Bu yaratıcı kendisi olamaz. Öyleyse bir yaratıcı olması lazım gerekir. Aynı zamanda mevcudatta illet- malul(sebep sonuç) silsilesi ilâ nihaye devam etmez, bir noktada biter.


İlm-i kelamda Allah’ın varlığı ile ilgili delilleri bugünün insanının anlaması zor. Birliğine dair deliller de çok tafsil görmemiş. Mesela Allah’ın birliği ile ilgili delil, sure-i Enbiya’da “Eğer yer ve gökte Allah'tan başka tanrılar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir”(Enbiya: 22) ayetidir.


Yer ve gök fesada gitmediğine göre Allah’tan başka ilah yoktur. Allah birdir. Delilin özeti bu. Ben, Risale-i Nur’un bereketiyle bu ayetin şümulünü anladım. Nasıl? Yer ve gök fesada gider deyince, hatırımıza gelen ilk mana; Yer ve gök.  Gök nedir? Yıldızlar, ay, güneş. Yer nedir? Dağlar, dereler, ormanlar, vadiler. Bunlar fesada gider, nizam bozulur, düzen bozulur. Ama ayetin şümulü buna münhasır değil. Yer ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, hiçbir şey mahiyet-i asliyesinde kalmazdı demektir. Bütün bu varlıkların yaratıldıkları andan bu yana aynı özellikleri muhafaza etmeleri yaratıcının bir olduğuna delildir.