ORYANTALİST JAMES ROBSON’UN SÜNNET VE HADİS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ - sehadet - Blogcu


11/5/2008 · Kategori: Hadis

ORYANTALİST JAMES ROBSON’UN SÜNNET VE HADİS KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ

ORYANTALİST JAMES ROBSON’UN  SÜNNET VE HADİS KONUSUNDAKİ  GÖRÜŞLERİNİN TENKİDİ

Hazırlayan: Mustafa Dönmez (BURSA 1999)

Oryantalist James Robson’un Sünnet ve Hadis Konusundaki Görüşlerinin Tenkidi

İslami ilimlerle uğraşan her araştırıcının bildiği gibi, batıdaki islami araştırmaların tarihi XVII.yüzyıla kadar geri gitmektedir. Oryantalistlerin ilk dönemlerinde en belirgin özelliği, savunmacı ve polemikçi tutum ve gayretleri ön planda olmasıdır. Bu tutumun kaynağı Haçlı seferinde savaş propagandalarının var olmasıdır. [1]

İşte bu menfi propogandaların etkileri yüzündendirki, oryantalist bilim adamlarının peşin hükümlerden uzak olacak biçimde İslam ve müslümanlara bakmaları oldukça zor olmuştur. XIX.yüzyılın ortalarına doğru bazı oryantalistlerin tutumlarında az da olsa, olumlu bir değişmenin olduğu görülmektedir. Bilhassa İslami kaynakların bir kısmının kataloglarının hazırlanmasına, neşredilmesine ve batı dillerine tercümesine bu dönemde başlanmıştır. XX. asrın başlarından itibaren oryantalistliğin, İslami araştırmalarla alâkalı kısmı iyice dalbudak salmaya başlamış ve kısa bir süre içerisinde, klasik bir forma ulaşmıştır. Bu seviyeye gelinmesinde, Goldziher, Massignon, Gibb ve benzer oryantalistlerin, hizmetlerinin büyük olduğunun hatırlanmasında fayda vardır. Bu gün inceleme ve tenkid konusu edilen eserler, daha ziyade bu insanların ve onların yetiştirdiği kimselerin kaleme aldıkları yazılardır.

Bu tenkidli yazılardan biride, James Robson’un İslam Ansiklopedisinin 2. baskısında, sünnet ve hadisle ilgili maddede yazdığı makaledir.  J. Robson, diğer oryantalistlere nazaran daha mutedil ve insaflı görünmesine rağmen, sünnet ve hadis konusunda, kendisinden önce Goldziher ve J. Schacht gibi oryantalistlerin etkisi altında kaldığı bir gercektir. Biz onun bu konudaki görüş ve iddialarını ele alıp cevaplandırmağa çalışacağız.

Konunun daha derli ve toplu olarak sunulabilmesi için, dört ana başlığa ayırdık.

Bu başlıklar da sırasıyla şunlardır:

1- Sünnetin Kur’andan sonra ikinci kaynak oluşu,

2- İsnadın başlangıcı

3- Hadis kritiği

4- Bazı hadisler üzerine getirdiği şüpheler

Hemen şunu belirtelim ki Robson, tenkid ve iddialarını ifadelendirirken, ileride görüleceği gibi çok genel ve belirsiz bir uslup kullanmaktadır. Herhalde bu ifade tarzını, muhatabanı sünnet ve hadis konusunda daha kolayca kuşkuya düşürmek için seçmiş olsa gerek.

1- Sünnetin Kur’andan sonra ikinci kaynak oluşu

      Yazar, sünnet ve hadisin tanımını yaptıktan sonra, sünnetin İslam hukukunun ikinci kaynağı sayılışıyla ilgili çok ilginç bir iddia ortaya koyar ve şöyle der:  ‘Sünnetin, Kur’andan sonra ikinci bir teşri’ kaynağı olarak kabul edilmesi fikri, belli bir sürecden sonra olmuştur. İçlerinde yeni problemler çıkıp bazı müslümanların ikinci derecede bir kaynağa ihtiyaç duyulduğunu hissedince bu oluşmaya başlamıştır.”[2]

      Bu iddiayı, Robson’dan önce I. Goldziher ve J. Schacht gibi bazı oryantalistler zihinlerde yerleştirmeğe gayret göstermişler. Ancak sünnet’e bu yetkiyi veren ve müslümanları buna uymasını öngören bir çok ayeti kerim’e gözlerinden kaçmış ve bunun böyle olmadığını ortaya koymuştur. Buna örnek olarak bir kaç ayeti kerimeyi zikredebiliriz: “Ey İman edenler Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan Ulül-emre’de itaat edin. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz - Allah’a ve Ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız – onu Allah’a ve Resul’e götürün; bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha güzeldir[3]. “ Peygamber size neyi emrettiyse alınız ve size neyi yasakladıysa ondan kaçınınız”[4]. Bu ayeti kerimelerde görüldüğü gibi, Kur’an ayetleri iner inmez, müminlere Peygamber’e itaatı emretmiş, ve meselelerin çözümünde onun sünnetini, Kur’andan sonra ikinci bir kaynak olarak göstermiştir[5]. Yoksa Robson’un iddia ettiği gibi bu, ihtiyaca binaen daha sonra oluşmuş değildir.

      Ayrıca bu iddianın hemen akabinde şu sözleri sarfetmesi gercekten bir tezattır:“ Bir çok hadisçi değişik ülkelerden olmak üzere, yetkili kimselerin ağzından hadis toplamak için seyahatler yapmışlardır”[6] Robson, ilk dönemde sünnetin ikinci bir kaynak oluşunu kabul  etmezken ve sünnetin her hangi bir malzemeye sahip olmadığını iddia ederken, şimdi de sünnetin malzemesi olan hadislerin, hadisciler tarafından muhtelif beldelerde bulunan yetkili kimselerin ağızından toplamak üzere seyahat ettiklerini söyler.

      Şimdi Robson’a şu soruyu sormak gerekir: Şayet o dönemde sünnet, ikinci bir kaynak olarak, ihtiyaç duyulmadığından veya malzeme yokluğundan kabul edilmiyorsa idi, nasıl oluyor da hadisçiler ihtiyaç duyulmayan ve de mevcut olmayan bir malzemeyi toplamak için seyahata çıkıyorlar? Yahut sünnetin malzemesi yoksa bu hadisler nereden geliyor? Robson bir ileri ki paragrafta, aslı astarı olmayan bir iddiayı şöyle dile getiriyor: “ Hadisçiler, ravilerin değerlendirmesini yaptığı hadisleri toplarken, diğer kimseler de hadisin önemi üzerine durmağa hazır değildiler. Dolayısıyla çeşitli gruplar arasında bu konuda çekişmeler oluyordu. Ancak geniş çapta, Şafii’inin harikalığı sayesinde hadisçiler grubu  zaferi kazandı. Bundan sonra hadis, hemen Kur’andan sonra İslamın ikinci temel kaynağı oldu” [7]

      Yazar, ifadesinde görüldüğü gibi hadisçilerin karşıtı olan kufeli fakihlerini, sünneti, İslamın ikinci kaynağı olduğunu kabul etmeyen kimseler olarak göstermektedir. Ve Şafii’inin sünnet konusunda verdiği mücadele neticesinde  ikinci bir kaynak olarak herkes tarafından kabul edildiğini iddia etmektedir. Robson’un verdiği bu bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü rey ehli olarak bilinen imam Ebu Hanife ve ekolu aynen hadis ehli gibi sünneti Şafii’iden de önce Kur’andan sonra ikinci bir kaynak olduğunu kabul ettiklerini belirten kesin tarihi veriler mevcuttur. Bundan daha önemlisi mezkur ekole müntesib imamların, birer hadis mecmuası olarak müsned ve asâr isimli eserleri meşhurdur. Bu eserler, onların sünnet ve hadise verdikleri değeri göstermek için yeterli bir delildir. Ayrıca onların istidlal metodunda sünnetin mertebesi,  Kur’andan hemen sonra geldiği açıkça görülmektedir.

       Bazı durumlarda kıyasa ağırlık vermeleri, kıyası mertebe yönünden sünnetten daha  üst düzeyde gördükleri anlamına gelmez. Onların bu uygulamasını, ellerindeki hadis malzemesinin azlığına bağlamak mümkündür. Dolayısıyla Robson’un iddiası faraziyeden öteye gitmemektedir. Her iki ekol arasında çıkan çekişmeler, sünnetin kaynak oluşu veya bağlayıcı olup olmaması yönüyle değil, bilakis sünneti anlama veya istidlal etme noktasındaki farklılık buna büyük çapta neden olmuştur.

2- İsnadın başlangıcı

        Yazar isnadın başlangıcı konusunda Ibn Sirin’in, Hz. Osman’ın katli ile ilgili fitne olayından sonra başladığı görüşünü tercih etmemiş, fitne tabirinden maksadın H.72 yılında kendini halife ilan eden Abdullah b. Zübeyr zamanındaki fitne olduğunu  savunmuştur. Bu tefsirinde imam Malik’in Ibn Zübeyr hareketini fitne diye isimlendirmesine dayandırmıştır[8]. Buna göre isnad, hadis edebiyatına H.I. asrın sonlarına doğru girmiş olmaktadır[9]. Buna ek olarak Robson, isnadın H. II. asrın sonlarında istikrar bulduğu görüşündedir[10].

       Onun bu iddiasını kabul etmek mümkün değildir. Zira İbn Sirin ile imam Malik’in fitne kelimesini kullanımdaki uygunluğunu delil olarak algılanması doğru değildir. Çünkü müslümanlar arasında cereyan eden bir çok dahili savaş ve bölünmeye fitne adı verilmiştir. Her ne kadar İslam tarihinde çeşitli olaylar fitne adıyla anılmış ola bile, bütün bunların başlangıcı ve müsebbibi, Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle adlandırılan ilk fitnenin bu olduğu bir gerçektir [11]. Ki bu fitne, H.40 yıllarında cereyan etmiştir. Dolayısıyla isnadın başlangıcı H.I. asrın sonlarında değil, bilakis ikinci yarısın başlarında kullanılmaya başlanmıştır.

3- Hadis kritiği

       Robson, hadis kritiği konusunda şunları söyler: “ Hadis kritiği, detaylı olarak büyük bir ciddiyet içerisinde yapılmıştır. Yapılan gayretlere bakıldığında, yanlış olanı ortadan kaldırmak için ne kadar çalışıldığı görülür. Ama batılı araştırmacılar, hadis kritiğinin fazla ileri gitmediğini iddia etmektedirler. Goldziher, ‘Hadis üzerine etüdler’ kitabında, hadisin, tartışmalı bilimlerde olduğu gibi çok sağlam bir yapısı olmadığını savunmaktadır. Ve bu iddia, ondan sonra gelen bir çok oryantalist tarafından devam ettirilmiştir”[12].

       Yazar bu ifadelerinde, oryantalistlerin bu konudaki görüşlerini paylaşmış görünmektedir. Şu iyi bilinmelidir ki, İslam ümmetinin sahip olduğu ve geliştirdiği ilimlerden biride, hadisin büyük ölçüde sıhhatını belirleyen isnad sistemi ve ona bağlı olarak geliştirilen cerh ve ta’dil ilmidir. Bunun yanında en az sened kritiği kadar önemli olan metin kritiği, hadisin sıhhatında rol oynamaktadır. Batılıların böyle şerefli bir ilimden mahrum kalmaları, gerek yahudi ve gerekse hrıstiyanlara, kısacası israil oğullarına gönderilen peygamberlerin sözlerini korumaktan aciz kalmalarına neden olmuştur. Bu imtiyazı hazmedemeyen oryantalistler, hadisçilerin hadis kritiği konusundaki ilmi gayretlerini gözardı ederek, her fırsatta, bu çalışmaların ciddi olmadığını ve hadisin sağlam bir yapıya dayanmadığını vurgulamışlardır.

        Ne gariptir ki Goldziher’in bu konudaki görüşlerini savunan Robson, 1956 yılında Manchester kentinde Mustafa Sibai ile görüşmesinde, Mustafa Sibai ona, Goldziherin görüşlerini tarihi ve ilmi açıdan düştüğü yanlışlıkları ortaya koyunca, yukarıdaki görüşlerinin aksine, şu cevabı vermiştir: “ Bu asrın oryantalistleri islami kaynaklara Goldziher’den daha iyi vakıftırlar. Zira onun zamanında bilinmeyen bazı islami eserler bu gün yayınlanmıştır”[13]. 

        Robson’un bu cevabı iki şeye hamledilir; ya sünnet konusunda Goldziher ve Schacht’ın etkisinden kurtulup bu düşüncelerinden rucû etti, ya da Mustafa Sibai’ye karşı çifte standart bir tavır sergileme zorunda kaldı. Ne yazık ki birinci ihtimal mümkün görünmemektedir. Çünkü neşredilen İslam Ansiklopedisi, 1971 yılında tahakkuk ettiğine göre,  sünnet maddesine yazdığı makale, 1956 yılında gerçekleşen görüşmeden çok sonra olmuştur. Dolayısıyla görüşlerinden her hangi bir rucû olayı söz konusu olamaz. Geriye ikinci ihtimal kalmaktadır ki, bir yahudi olan Robson hakkında bunu düşünmek hiç de zor olmasa gerek.

         Yazar,“ batılı araştırmacılara göre, hadis kritiğinin ileri gitmediğini” iddia ederken, bundan isnad veya ravi tenkidini kastediyorsa yanılıyor. Çünkü tercih edilen görüşe göre, H.I.asrın ilk yarısında başlayan hadis tenkidi H.V.asra kadar hadis alimleri tarafından gerçekleştirilen yoğun çalışmalarla, çok önemli boyutlara ulaşmış ve bu alanda çok değerli eserler verilmiştir. Hadis uydurma hareketine karşı gerekli tedbirler alınmış, yalancı raviler ve uydurdukları rivayetler tek tek ortaya çıkarılmıştır. Dr. el-‘Umeri, cerh ve ta’dil’le ilgili eserler konusunda bizlere şu bilgileri vermektedir:“ H.III.asrın ilk yarısından başlamak üzere IV.asır boyunca yoğunlaşan cerh ve ta’dil eserlerinin bir bölümü zayıf ravileri, bir bölümü sika ravileri ve diğer bir bölümü de hem zayıf ve hem de sika ravileri konu edinmişlerdir. Ancak zayıf raviler hakkında yazılan eserler, sika raviler üzerine yazılanlardan daha fazladır. Örneğin, V.asrın sonuna kadar zayıf raviler hakkında yirmi eser yazılmışken sika olanlar üzerine sadece dört eser verilmiştir. Her ikisini konu eden eserler ise daha fazladır. H.III. ve IV. asır boyunca yirmi beş eser telif edilmiştir”[14].

         Ne var ki Dr. el-‘Umeri, bu ifadesinin hemen ardından ayrı dönemde telif edilen zayıf ravilere dair yirmi dokuz; sika ravilerle ilgili sekiz; zayıf ve sika ravileri bir arada ihtiva eden kırk eser adı vermektedir. Ki bu, kesin rakam vermek yerine, ravileri karışık olarak ihtiva eden eserlerin, sadece zayıf ravilere dair eserlere oranla daha fazla; zayıf ravilere tahsis edilmiş eserlerin de yalnızca sika ravilere ayrılmış olanlara nisbetle daha çok olduğunu söylemenin daha doğru olacağı anlamına gelir.

         Tabiatıyla H.IV. asırda rivayet sistemine ihtiyaç kalmayıp onun yerini original hadis kitapları istikrar bulunca, ister istemez V. ve müteakip asırlarda ravi tenkidi üzerine rical kitapları telif edilmeğe devam etmiş olsa bile bir duraklama dönemi hasıl olmuştur. Yalnız bu tenkid hareketi, H.VIII. ve IX. asırda yeniden canlanmış, günümüze kadar devam ede gelmiştir.

        Şayet yazar hadis kritiğinden metin tenkidini kastediyorsa, iddiası yine gerçekleri yansıtmamaktadır. Çünkü hadisçiler isnad tenkidine önem verdikleri kadar metin tenkidine de önem vermiş, ve bu sahada ileri adımlar atmışlardır. Hadis usulünde şaz, münker, müdrec, muzdarib, muallel veya mevzu, hükmünü alan hadisler hem sened ve hem de metin yönünden değerlendirilmiştir. Çünkü yukarıda zikredilen illetler hadisin senedinde olduğu kadar metninde de bulunabilmektedir. Hadisleri bize nakleden raviler, rivayetlerin senedinde kusur ederlerken bazen metninde de kusur etmişlerdir. Bu gün halkın arasında, isnadı olmayan veya sahih isnad altında uydurulmuş pek çok meşhur hadisler dolaşmaktadır. Hadis alimleri bu gibi uydurma rivayetleri keşfetmede Kur’an ve Sünnet’in genel prensiplerine, akla, hisse, müşahedeye, tarihe ters düşmesi veya hadisin metindeki lafızların bozuk olması gibi kriterlere dayanmışlardır.

        Oryantalistler ve İslam dünyasındaki bazı  yazarlar, zikredilen bütün bu gayretleri göz ardı ederek hadisçilerin, sadece hadisin senedi ile uğraştıklarını ve metin tenkidine eğilmediklerini savunmuşlardır. Halbuki bunun böyle olmadığı bilinmektedir.

        Bugün, hadisçilerin bu konudaki çalışmaları üzerinde yapılan araştırmalar giderek artmaktadır. Hadisçilerin sağlam metoduna bağlı kalarak bunların geliştirilmesi üzerine yapılan çalışmalar bu kanaatimizi destekler mahiyettedir.

        Yetkili ağızlardan hadis toplamak için hadisçilerin muhtelif beldelere seyahat ettiğini söyleyen ve şifahi rivayetin asıl oluşunda israr eden Robson, makalenin hadis koleksiyonu başlığı altında hemen birinci paragrafta bazı sahabilerin hadis ihtiva eden sahifeler bulunduğunu ifade ederek tenakuza düşer. Çünkü bu sahifelerin bulunması yazılı rivayetlerin varlığını ispat etmektedir.

4 – Bazı hadisler üzerine getirdiği şüpheler

         Robson devamla şöyle söyler: “Eski ve yeni Ahit’te Hz. Peygamber’e atfedilmiş sözler kolaylıkla fark edilir”.[15] 

        Yazarın bu iddiası yeni değildir. Goldziher daha önce bunu “Hadis Üzerine Etüdler” kitabında: “Aynı prosesüs yoluyla eski ve yeni Ahit’teki cümleler Muhammed’in hadisleri haline gelmiştir” diyerek bu tezi savunmuştur ve örnek olarak da İsrailiyatla ilgili rivayetleri göstermiştir.[16]

        Oryantalist düşünceli yazarların şunu iyi anlaması gerekir; Peygamberlerin ortak özellikleri olduğu kadar ümmetlerine tebliğ ettikleri dinlerin de ortak özellikleri vardır. Ayrıca birbirinin devamı olma özelliğini de taşır. Dolayısıyla ister eski ve yeni Ahit’te, isterse Kuran ve onun açıklayıcısı olan Sünnette olsun, tarihi verilerin, ahlaki kuralların ve eskatoloji yani metafiziğe ait bilgilerin aynısı veya benzerinin bulunması gayet tabiidir. Bunun böyle olması, bu bilgilerin bir kısmı uydurma ve yalan olmuş olsa bile, tamamının bu türden  olduğunu göstermez. Bilakis doğru ve sabit olan kısmı birbirini tasdik eder mahiyettedir. Başka bir  ifade ile aynı vahyin ürünü olduğunu ortaya koyar.

         Eğer Robson bu sözleri ile İslam peygamberinin eski ve yeni Ahit’ten veya İsrailiyattan etkilendiğini dolayısıyla aynı  şeyleri söylediğini kastediyorsa bunda yanılıyor. Böylelikle de semavi dinlerin ortak özelliklerini unutmuş görünüyor. Sonra Hz. Peygamberin bizzat kendisi, Kuran’ın söylemediği veya ashabının duyduğu bu gibi İsrailiyata dair rivayetlerin ne  tasdik ne de tekzib edilmesini ifade etmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber hakkında böyle bir düşünce söz konusu olamaz. Yazar bu ithamı ile ne kadar taraftar bir oryantalist olduğunu ortaya koyuyor.

         Robson çeşitli rivayetleri eleştirerek sözüne şöyle devam ediyor: “Hadislerde Arabistan’ın dışında  fethedilcek ve henüz Peygamber zamanında kurulmamış olan şehirlere işaretler vardır. Raşid halifelerle ilgili, Emevi ve Abbasilerle ilgili hatasız işaretler görülmektedir. Kur’an, Peygamberi mucizevi bir  şahıs olarak takdim etmemesine rağmen birçok mucize O’na nisbet edilmiştir. Kıyamet öncesi fitneler ve Ahiret ahvali ile ilgili detaylı bilgiler yer almaktadır. Yine cennet ve cehennemle ilgili tafsilatlı tasvirler bulunmaktadır. Batı zihniyetinin bu malzemenin sağlam olarak Peygamberden gelişini kabul etmeyi mümkün görmemektedir”.[17]

         Yazar  ve batılı araştırmacıların bu gibi rivayet malzemesini kabul etmeleri zor olsa da Hz. Peygember’e gaybı ve ileriye yönelik haberler verdiğini söyleyen Kur’an-ı Kerim’e[18] inanmış insanların bu doğrultuda ileriye yönelik olarak ve eskatolojiye dair Hz. Peygamberin verdiği haberlere inanmaları hiç de zor değildir. Tabiatıyla bununla ilgili rivayet malzemesinin içerisinde, sabit olmayan ve uydurma türünden olan rivayetlerin bulunduğu bir gerçektir. Her nedense bu rivayet malzemesinin Peygamber’e aidiyetini kabul etmeyen yazar aynı rivayetleri ilk tenkid edenin hadis alimleri olduğunu söylemeyi ihmal etmiş görünüyor. Böylelikle oryantalistleri basiretli ve hadis alimlerini ise basiretsiz olarak göstermeye kalkışıyor.

         Yazarın bu tavrını hiçbir ilmi haysiyetle bağdaştırmak mümkün değildir. “Kur’an, Peygamberi mucizevi bir şahıs olarak takdim etmemesine rağmen bir çok mucize O’na nispet edilmiştir” derken O’na nisbet edilen mucizelerin sabit olmadığını ve Hz. Peygamber’in mucizevi bir yönü olmadığını vurgulamış oluyor.

         Evvela peygamberler, peygamberliklerini isbatlamak için Allah tarafından mucizelerle teyid edildiği bir gerçektir. Hz. Peygamber’in vahiyle muhatab kılındığı Kur’an’ın bir çok ayetinde zikredilmektedir.[19]

         Örneğin “Ey resülüm, onlara söyle, ben sizin gibi bir beşerim, ancak bana vahyolunuyor” [20] ayetinin birinci kısmında  Hz. Peygamber’in beşeri yönü zikredilirken ikinci kısmında ise Allah’tan vahiy almasıyla mucizevi yönüne değinilmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’in birçok mucizeler göstermesi yanında O’nun en canlı mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. 23 senelik peygamberlik hayatında  münkirleri ilzam  ve iman ehlinin imanlarını takviye edecek mucizeleri göstermesi peygamberlik açısından  gayet tabiidir. Ne var ki, bunlar bizlere rivayet yoluyla gelmiştir. Siyer ve megazi kitaplarında bunları görmek mümkündür. Kaldıki bu mucizelerin çoğu bizlere sahih yollarla ulaşmıştır. Kur’an-ı Kerim ise bunların bazısına değinmiştir. Örneğin “ayı ikiye bölme” mucizesi[21], Mirac mucizesi[22] bunlardandır.

         Görüldüğü gibi yazarın yukarıdaki sözünde sünneti tenkid etme gayreti boşuna ve yersizdir. Kur’an ve sünnetin realitesine uymamaktadır.

         Yazar hadis kritiği konusunda Shacht’ın bir değerlendirmesini zikrederek sözünü şöyle bağlar: “J. Shacht, ikna edici bir şekilde isnadların zamanla geliştiğini daha sonraki dönemlere ait olan hadislerin Peygamber’e nisbet edildiğini göstermiştir. Sünnet malzemesinin tümüne bu şekilde bir açıklama getirmeye kendimizi hissetmesek bile daha  sonraki dönemlere ait birçok rivayetlerin Peygamber’e nisbet edildiği açık olarak görülmektedir. Bu durum sahih olanı seçecek tatminkar bir kriteri bulmayı zorlaştırmaktadır.”.[23]

         Shacht’ın ortaya attığı bu asılsız iddayı, Mustafa Azami İngilizce yazdığı bir eserinde ilmi bir şekilde cevaplandırmıştır. Daha sonra onun bu eseri dilimize “İslam Fıkhı ve Sünnet, Oryantalist J. Shacht’a Eleştiri” adıyla kazandırılmıştır. Bu cevapları öğrenmek isteyenler bu esere müracaat edebilirler. Şayet Robson, Azami’nin bu eserini okumuş olsaydı yukarıda teyid ederek zikrettiği Shacht’ın teorisini savunmaktan sanırım vazgeçerdi.

         Buna ek olarak şunu ifade etmek isterim, Yahudi ahlakından esinlenerek yalanı ve gerçekleri  tahrif etmeyi kendilerine prensip edinen Goldziher, Schacht ve Robson gibi kimselerin aynı şeyleri geçmiş İslam toplumları hakkında düşünmelerini belki tabii karşılayabiliriz. Çünkü bundan farklı düşünmeleri zaten beklenemezdi. Lakin biz müslümanlarda durum farklıdır. Bizler her ne kadar o dönemlerde bazı grupların idiolojik, siyasi veya şahsi çıkar gibi birçok nedenlerle birtakım hadislerin Hz. Peygamber’e nisbet ettiklerini kabul etsek bile – kaldi ki bunlar aklanmıştır- Hz. Peygamber’den sonraki tabiin ve tebe-i tabiin dönemlerinde değişik bölgelerde yaşayan samimi ilim tabakalarının, aynı rivayetlerde yalanda birleşip bunları  Peygamber’e yamamaları, o insanların karekterine sığmaz ve hem de imkansız görünen bir olaydır.             Bir takım rivayetlerin sahih olanından aklanması için tatminkar bir kriter bulmayı Robson zor görmüş olsa bile, oryantalistlerin çalışmalarından çok önce h. III. asrın birinci yarısında imam Buhari ekolü ile başlayan sahih hadisleri aklama hareketinde ortaya konulan kriterler daha sonrakilerine örnek olmuş ve hala bugün bile orijinalliğini korumakta ve hadislerin tesbitinde kullanılmaktadır.

         Böylelikle Robson’un ortaya attığı iddiaların altında yatan maksadın, müslümanların zihinlerinde hadis ve sünnet konusunda şüpheler uyandırmak olduğunu görmüş olduk ve izale edilmesine çalıştık. Umarım ki, bu sahadaki çalışmalar daha fazla yoğunlaşır ve müslümanları sünnet  konusunda doğru bir anlayışa götürür.


 

BİBLİYOGRAFYA

 

Goldziher, I.

Etüdes sur la Tradition Islamique (terc.: Leon Bercher), Paris 1952.

Hatib, M.A.

El-Muhtasaru’l-Veciz fi Ulumi’l-Hadis, Beyrut 1407/1987.

Malik b. Enes

el-Muvatta’, (thk.: M. F. Abdülbaki), Kahire ts.

Robson, J.

“Hadis” mad. E.İ. Leyde, E. J. Brill, Paris 1965-71.

Robson, J.

The Isnad in Müslim Tradition, Glaskow Üniv. or. Soctrans, 1956.

Sibai, M.

es-Sünne ve Mekanetuha fi’t-Teşrii’l-İslami, Beyrut 1405/1985.

Umeri, E. Z.

Buhus fi’s-Sünneti’l-Müşerrefe, Beyrut 1405/1985.

Watt, W. M.

Islamic Values in the Modern World, New Delhi 1968 (Dr. Zakir Hüseyin’in takdimi ile)


[1] W. M. Wat. ‘Islamic values in the modern world’, Dr. Zakir Hussain, Pres. v., New Delhi,1968, s.154.

[2] EI², III, 23.

[3] Nisa, 59.

[4] Tevbe, 7.

[5] Bu konuda daha fazla bilgi için bkz: Sibai, es-Sünne, s. 377; ‘Accac Muhammed, Muhtasar, s. 35.

[6] EI², III, 24

[7] EI², III, 25

[8]  Malik, Haç, 99.

[9] Robson J. , The isnad in Muslim Tradition, s. 21-22; EI ², C.III, 25.

[10] EI ², C.III, 25.

[11] El-Umeri, Buhus, s. 48.

[12] EI ², C.III, 26.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »